ebru okulu/
marbling school

 

ebru sanatı / marbling art

aletler / tools

makale / article

firca / brush

ARDAHAN
DEDEGÜL KÖYÜ
ÇOCUKLUK ANILARIM

Bizim Gazete'deki
sayfayı görmek için

tıkla

tarak / comb

boya / paint

lale / tulip

köksal ÇİFTÇİ / Aralık 2009

battal / battal

1

ÜÇÜNCÜ

Amcamın oğlu Fikri Çiftçi ile Hevra Çayırı’nın bitişiğindeki hozan tarlada kendi koyunlarımızı güdüyoruz. Çocuğuz, sanırım ilkokul dörtteyiz. Yayladan erken inilmiş, hava serin ve rüzgarlı. Sırtımızda babalarımızın eski, yamalı kalın ceketleri ve başımızda eprimiş, büyük duran kasketleri. Yine de rüzgar canımızı yakıyor.

Siper ararken ikimizi yan yana alacak denli geniş, derin bir akoz izi bulduk ve içine girdik. Başımız dışında her yerimiz korunaklı. Kendimizce sohbet ederek çöplenen koyunları kolluyoruz.

Bir ara Rüstem amcamın oğlu Yücel Çiftçi’nin sesini duyduk. Rüzgara ters yürüdüğü için yanımıza dek gelişlini farketmemişiz.

Yücel Çiftçi daha o yaşlarda cevval biri. Babamız yaşındakilerle bile senli benli konuşuyor, büyük şakaları yapıyor, onlara denk ortamlarda bulunuyor. Taş patlasın bizden iki-üç yaş büyük. Ağabeyi Kazım Çiftçi’nin o zamanlar Dedegül’ün orta yerinde bir bakkal dükkanı var. Dilerim yanlış anımsamıyorumdur, çevre köylerde henüz bu tür bir ticarethane yoktu. Çevre köylüleri bizim köye yürür, alış-veriş yapar, borç yazdırır, evlerine geri dönerlerdi. Ağabeyi bu veresiye alış-verişinin tahsilatını çoğunlukla Yücel Çiftçi’ye yaptırırdı. Büyüklerle olan bu senli benli oluşu belki bu yüzdendi. Yücel Çiftçi’yle iyi geçinen, bakkal borcunu erteletme şansına sahipti çünkü.

Güz vakti birçok aile Ardahan’a sığır, koyun, ağartı (yağ-peynir) götürüp satmış, herkesin elinin para gördüğü zaman... Edegül’e borç tahsili için gidiyormuş, görünce yanımıza uğramış. Güzel ve sıcak sözler söyledikten sonra elini cebine atıp bir sigara paketi çıkardı ve büyük adam tavrıyla önümüze attı.

-Koca adamlar oldunuz, alın için, dedi.

Fiko’yla ben müthiş heyecanlandık ve paketi kapma yarışına giriştik.

Çekişmemiz hoşuna gitmemiş, kızdı ve paketi elimizden aldı. Usulünce ambalajın ağzından bir miktar yeri koparıp attı. İçinden iki adet sigara tanesi çekip ağzımıza yerleştirelim diye ellerimize verdi. Heyecandan titriyoruz. Büyüklerden görüp özenirdik ama hala o nesnelere elimizi bile sürememiştik. Üstünde Türkay yazılı bir kibrit çıkardı ve sırayla sigaralarımızın ucunu tutuşturmaya çalıştı.

Bir türlü beceremiyorduk.

-Nefesinizi dışarı üflüyorsunuz, böyle olmaz, dedi. Ben kibriti tutunca siz de nefesinizi sigaradan içeri çekeceksiniz.

Dediğini yaptık, sigaraların ucuna kırmızı korlar oturdu ama bizim de ağzımızın burnumuzun içi yanıp kavruldu. Ne kadar da acı bir şeymiş bu sigara. Büyüklerin nefes aldıkça keyiflenişine çok şaşırmıştık.

Yücel Çiftçi halimize gülüyordu; dedi ki:

-Adam olmak kolay değil. Birkaç tane içtikten sonra alışırsınız.

Çekti gitti.

Son gördüğümüzde Edegül-Dedegül arasındaki çayın ayak taşlarından atlıyordu.

Önceleri tütünü içimize çekmeyi denedik. Ne var ki içeriden gırtlağımız yanıyordu bunu yaparken durmaksızın öksürüyorduk. Üstelik daha gözlerimizden süzülen yaşlar ve ağzımızdan akan salyalar da kesilmemişti. Büyükler gibi sigaraları, işaret parmağımızla uzun parmağımız arasına sıkıştırarak ağzımıza götürmeyi denedik. Bunu öğrenmek zor olmamıştı. Yalnız ara ara elimizi uzatıp sigaranın bize yakışıp yakışmadığını kontrol ediyorduk. Ağzımızın içinin zehiri hiç geçmemişti ama biz yine de mutluyduk. Sigarasından duman çekip havalara üfleyen adamlar olmuştuk ne de olsa. Bir de koskoca paketimiz vardı.

Üstü irili ufakı yazılarla doluydu. En büyüğü Üçüncü’ydü ve yazı pakete yeşil bir renkle verev yazılmıştı.

Derken ilk sigaralarımızın dibine gelindi. İzmaritleri atıp ayakkabılarımızın tabanıyla ezecektik ki Yücel Çiftçi’nin bize kibrit bırakmadığını farkettik.

Şimdi ne yapacaktık, başka sigara içmeden olur muydu?

Seyrek de olsa arkamızda kalan yoldan büyük insanlar geçiyordu. Onlardan kibrit istenebilirdi. Gelgelelim bu bizim için büyük bir riskti. Her şeyden önce o büyükler, akrabamız olmasa bile bizi azarlayıp sigara paketini elimizden alma hakkına sahipti. Öte yandan babalarımıza sigara içtiğimizi söyleyebilirlerdi. Ya da başka tehlikeli bir şey.

Bundan vazgeçtik.

Gözümüzü Edegül yoluna dikip Yücel Çiftçi’nin geri dönmesini beklemeye başladık. Bizim sabrımız vardı ama elimizdeki izmaritlerin yoktu. Zaman geçtikçe korlar parmaklarımıza kadar inmeye başlamıştı.

O gün Yücel Çiftçi bir türlü o yoldan geçmedi.

Yapacağımız tek şey vardı, o da yeni bir sigarayı izmaritlerin ateşiyle tutuşturmak. Biz de öyle yaptık. Yücel Çiftçi’nin gelip geçeceğinden asla ümidimizi kesmemiştik. İkinci sigarada olmasa üçüncü sigarada geçerdi. Olmazsa dördüncüde.

Paketi yanımıza alıp evde ya da ahırda gizlice içmeyi göze alamamıştık. Yapılması gerekeni yaptık, arka arkaya ekleyerek onar adet sigarayı oracıkta bitirdik!

İnanılmaz acılarla bir hafta geçirdik. İkimizin ağzının içi de öyle acıyordu ki anlatamam. Durup dururken dudaklarımızdan sular sızıyordu sürekli. Ağzımızı çalkalamanın da bir faydasını görmemiştik.

Sigara paketiyle ilk ve son karşılaşmamdı o karşılaşma. Arkadaş toplantılarında ve keyifli ortamlarda ikram edilen tane sigaraları içtim fakat hayatım boyunca bir paket alıp cebime koymadım.

Dilerim Fikri Çiftçi de Yücel Çiftçi de bunları anımsıyordur.

Her ikisine de selam olsun.

 

2

KARA ŞORTLAR ve YİTİK KOYUNLAR

Her yıl okul açılma zamanına yakın günlerde babamlar Ardahan’a hayvan sürer, paraya dönüştürür, okul için gereken alış-verişi yapar, Dedegül’e dönerlerdi. Bu alış-veriş içinde kalem, silgi, saman defter, kitap ve Soğukkuyu lastik ayakkabı bulunurdu. Devir değişmiş, son iki yıldır çarık giymek tarlalarda kalmıştı çünkü. Bir de az ölçüde Amerikan bezi ile önlüklük siyah kumaş alırlardı. Annelerimiz gece gündüz demeden bütün çocukların önlük ve yaka dikişiyle uğraşırdı.

Bizim için keyifli günlerdi o günler.

Nereden esmişse, Fiko’nun babası Hakkı Amca da babam da önlüklük kumaşı fazlaca almışlar. Fiko’nun annesi Nezaket Yenge de annem de önlükleri ve askılı çantaları tamamladıkları halde bir hayli kara kumaş artmıştı. İki kadın fikir birliği ederek Fikri Çiftçi ile bana birer kara şort diktiler.

Dedegül’ün o zamanki şartlarında bu, olağanüstü bir lükstü.

İki amcaoğlu sevindirik olduk, evlere sığamadık. Çünkü koskoca köyde yaşıtlarımız içinde yalnızca ikimizde vardı böylesi. Kendimizi mahalleler arasına attık. Kontrolsüzce koşuyoruz. Başlarda annemler bizi yakalamaya yeltendiler ama başaramadılar. Komşuların saldırgan köpeklerin bizi parçalamasından korkuyorlardı çünkü. Hangi evde yaşıtımız varsa o evin çevresinde dört döndük. Ta ki oğlanlar dışarı çıkıp bizi kara şortla görene dek.

Koştuk, koştuk, koştuk...

Öyle ki başımızın teri buhar olmuş, yukarılara uçuşuyordu. Bütün oğlanların bizi kara şortla görüp hasetinden çatladığına emin olduktan sonra kendi evimizin önüne geldik. Bir türlü doyamamıştık. Bizim evin önüyle Rıdvan Çiftçi’lerin evinin arkasındaki basmalıkta kollarımızdan birbirimize tutunarak zıplamaya başladık. Annemler, zavallı kadınlar, bizi bir türlü sakinleştiremediler.

Sonunda yorulduk ve zıplamalardan kendimiz vazgeçtik.

Annemler bu şortların karşılığı olarak yayladan erken aldıkları koyunları ve keçileri otlatmamızı söylediler. Eve kapanıp şortları gözlerden uzak tutmaktansa bu görev işimize geldi ve koyun-keçi karışımını önümüze katıp köyün yukarısına, ağılların ilerisine gitmek için yola koyulduk. Köyün ortasından da geçen suyun köy dışında kalan yatağında daha çok ot vardı.

Sürüyü oralara sürüp biz de tümsekçe bir yere oturduk.

Gün ikindiye eğilmişti, çok yakıcı bir sıcak vardı ama sürü sakindi ve sessiz sedasız ot kesmeyi sürdürüyordu.

Aradan daha on dakika geçmemişti ki baktık ikimizin de gözleri kapanıyor. Bir önceki günkü koşturmadan olacak, öyle yorgunduk ki ayağa kalksak da uykumuzu açamıyorduk. Ya da uyumak için bahane arıyorduk.

Sürüye baktık, sessiz sakin, kıpırdadığı yok.

Fiko dedi ki:

-Gel, sırayla uyuyalım.

Aklıma yattı. Biraz tartışmadan sonra ilk uyuma sırasını ben aldım.

Daha başımı toprağa koyar koymaz dalıp gitmişim. Neden sonra dürtüklendiğimi farkettim. Fiko gerçekten de uyumamış ve söylediğimiz zamanda beni uyandırmış.

Sıra ondaydı. Başını tümseğe koyarken dedi ki:

-Sakın uyuma. Koyun alır başını gider.

Bunu ben de biliyordum. Elbette ki uyumayacaktım.

Yeniden dürtüklendiğimi farkettim.

Meğer Fiko uyuduktan sonra tekrar uyku bastırmış ve ben de yatmışım toprağa. Kimse rahatsız etmediği için de bir hayli zaman uyumuşuz.

Fiko ağlamaklı bir ses tonuyla bağırıp duruyor; diyor ki:

-Koyunlar nerde, koyunlar nerde, koyunlar nerde?

Koyunlar ve keçiler yok. Gitmişler!

Deliler gibi yazıya yabana saldırdık.

Gün indi inecek. Gözümüze uzaklarda bazı karartılar takılıyor, işte sürü orada diyip koşmaya başlıyoruz. Her gittiğimiz karaltı ya bozuk düzen tümsek çıkıyor, ya da bodur çalı çırpı, diken öbeği. Dedegül, Beberek, Heva arasında koşmadık yer bırakmadık. Yoldan gelip geçenlere bir sürü görüp görmediklerini soruyor, her seferinde olumsuz yanıt aıyorduk. Evden, babalarımızdan çok korkuyorduk. Sürüsüz gidersek evde bizi keseceklerinden emindik.

Yolculardan komşumuz olanlar ev halkına sürüyü kaybettiğimiz için yazı yabanda anlamsızca oradan oraya koşturduğumuzu anlatmışlar. Bize ilk ulaşanlar annemler oldu. Artık hava alaca karanlık olmuştu. Biraz daha geç kalsalar biz de kaybolabilirdik. Babam olayı duyunca küplere binmiş, Hakkı Amca da öyle. Fakat

Nezaket Yenge sürüden çok bizi düşündüğü için koruma tedbirleri almış. Karanlıkta eteklerinin altına girdik, bizi ahırlarının kuytu bir yerine ulaştırdı ve kimsenin bulamayacağına dair teminat vererek ikimizi de yatıştırdı.

Bir haftalık bir aramadan sonra sürüyü Heva’da eksiksiz buldular.

Rahatlamıştık.

Bu arada babalarımızın siniri de yatıştığı için artık evlere girebiliyor, çekinerek de olsa sofraya oturabiliyorduk.

Bütün bu olaylar bizim şort keyfimizi kaçırdı mı, hayır.

O yıl yaşıtlarımızın karşısında o şortları gerine gerine giydik.

Ne var ki yatağa bile bu şortlarla girdiğimiz için kumaşları umduğumuzdan çabuk eskidi.

Dert etmemiştik bunu.

Ne de olsa o süre içinde hevesimizi almıştık.

 

3

BİLAL ÇİFTÇİ’NİN BURNU

Bilal Abi neredeyse babamlara yaşıt bir delikanlıydı.

Evleri bizim evimizin güneye bakan cephesinin hemen önündeydi. Bizim evin önünde basma yükseltisi olduğu için onların çeperinin içi biraz aşağıda kalırdı. Babam çok severdi Bilal Abiyi ve ona sözlü olarak takılırdı sürekli. O da babama amcası olduğu için sevgiyle ve şaka yollu karşılıklar verirdi.

Yaz ayıydı, çayırlar biçiliyordu. Nedense ben de o vakitler yaylaya gitmemiş, köyde kalmıştım. Akşamları babam sohbet sırasında şöyle demeye başlamıştı:

-Bizim Bilal sıcakta lastik gibi gevşiyor. Öyle ki burnu uzayıp alt çenesine ulaştı.

Çocuktum, onca söz içinde bu söz ilgimi çekmişti.

Birden hayalimde Bilal Abi canlandı ve sıcak arttıkça burnunun hindi burnu gibi uzadığını görür oldum.

Babam hemen her akşam bir şekilde Bilal Abiye gıyabında takılmayı ve burnunun uzadığından sözetmeyi sürdürüyordu.

Bu giderek bende bir saplantı halini aldı. Bir şekilde Bilal Abiyi burnu uzamışken görmek istiyordum. Her gün köyün farklı yönündeki çayıra gittiğinden gündüz vakti çayır çayır dolaşıp Bilal Abiyi bulmam olanaksızdı. Zaten evden uzaklaştığımı öğrenirse babam buna çok kızardı.

Ben de akşam alacasında ırgatın eve dönüş saatini beklemeye başlamıştım.

Evlerimiz yakındı. Bilal Abiyi uzaktan seçebiliyordum. O Kazım Çiftçi’nin dükkanının yan tarafından tırpanı omuzunda çıktığında ben de çeperden inip onların evinin önüne ulaşıyor, onu karşılıyordum.

Güzel sözler söyleyip başımı okşadıktan sonra diyordu ki:

-Sürmeli’can (köydeki adım böyleydi) Kemal Emi biraz geride kaldı. Sen eve git, o gelir. İlyaz Emi’nin kancık gene kudurmuş, zincirini kırarsa seni parçalar.

Onu duymazdım bile. İlla da yüzüne, burnuna bakardım. Alaca karanlıkta yüz hatları seçilmezdi. Bunu engelleyenlerin başında güneşten korunmak için taktığı kasket gelirdi. Ayrıca onun kasketinin bir başka özelliği daha vardı. O da ense tarafına mendil kadar bir bez parçası taktırmış olmasıydı. Yan komşuları olan bakkal Hacı Amca aynı zamanda köyün terzisiydi. Köylünün yazlık kasketini (aynı kasketi şimdi Amerikalılar dikip bize satıyor) o dikiyordu. Ama ensede bez olmamak kaydıyla. Bilal Abinin kasketi özel siparişti ve yanan ensesini korumak için bu tedbiri almıştı. Benim görüşümü engelleyenlerden biri de işte bu bez parçasıydı.

Çayır biçme zamanı geçinceye dek hep Bilal Abiyi karşıladım ve hiçbir zaman onu burnu uzamışken yakalayamadım.

Ne tuhaf, 56 yaşında olmama karşın şu an o çocukluk ruh hali içindeyim ve hala Bilal Abinin burnunun uzayıp uzamadığından emin değilim.

Canım ağabeyim, görmeyeli belki otuz beş yıl olmuştur.

Duyduğuma göre vefat etmiş.

Böyle ayrılmalar benden çocukluğumu da alıp götürüyor; bu çok acı.

Ne diyebilirim ki, mekanı cennet, yastığı bulut olsun.

 

4

RIDVAN ÇAVUŞ ve KURBAĞA

Rıdvan Amcayı öz amcamız bilirdik. Oysa o babamın amcasının oğluydu.

Rıdvan Amca hayata güzel yanlarından bakabilme yeteneğine sahip ender insanlardan biriydi.

Yaşlılık zamanına yetişmiştim.

Her olayı komikmiş gibi anlatırdı. Herkesi gülmekten kırar geçirirdi. Oysa onun geçmişi hiç de gülünecek cinsten değildi. Savaşların çocuğuydu. Kurtuluş Savaşı’mızın hemen her cephesine katılmışltı ve bedeninin bir sürü yerinde mermi, kasatura yarası vardı.

Esirlik ve kaçış günleri ise ayrı bir dram.

Küçücük bir adamdı.

Yaz kış ceket ve mest lastiği giydiğini anımsarım. Hafif beli eğilmişti ve değneğni beline dayar, dirseklerinin içiyle onu orada tutarak giderdi bir yerden bir yere. Aktif işlerde görmedim onu hiç. Bedeni artık ağır işleri kaldırmıyordu sanırım. Cücüklü (civcivli) kazlara bakmak, harmanda tınazı beklemek, çalışanlara bakır güğümle su taşımaktı onun görevi.

Ara sıra harman savurmaya kalktığında ahşap yabayı elinden alır, gölgeye gönderirlerdi onu.

Karısı Seher Abla etine dolgun, yaşını almış bir hanım olmasına karşın gençlerle tüm gün başa baş çalışırdı. Sarışın bir hanımdı. Rıdvan Amca sanırım Çıldır’da bölge komutanıyken evlenmişti onunla. Amcam esmer olmasına karşın çocuklarının, hele Bilal Abinin sarışın olması sanırım bundandı. Oğlanların gözlerinin maviliği de Seher Abladan gelmekteydi.

Rıdvan Amcanın onca savaştan geçmiş olmasına karşın kurbağalardan ölesiye kortuğunu duyunca çok şaşırmış, inanmamıştım. Ta ki bir gün buna ait bir öykü anlatılana dek.

Çayır biçim zamanı Seher Abla evde ırgatın öğle yemeğini hazırlayıp genişçe bir tepsiye yerleştirerek bohça içinde kocası Rıdvan Amcanın eline vermiş ve onu yolcu etmiş. Aradan yaklaşık bir saat geçmiş. Bir de bakmış ki kadıncağız, amcam tepsiyle geri dönmüş,

-Ölürüm de oraya gitmem, diyormuş.

Meğer köyün dışına çıkıp ırgat dolu çayıra yöneldiğinde bir kurbağa görmüş. Kurbağa önlerini kesen küçük bir çayın karşı kıyısında oturup buna bakıyormuş. Tam da sudan geçiş için dizilmiş ayak taşları hizasında. Önce biraz yukarı aşağı dolanmış, ola ki kurbağa sıkılır da suya atlar diye. Ne var ki kurbağa oralı değilmiş. Sık nefes alış verişi arasında gözünü Rıdvan Amcaya dikmişmiş. Zaman geçiyor, ırgat öğlen yemeği bekliyor... Rıdvan Amca şansını denemek için yerden ceviz iriliğinde bir taş alıp kurbağaya atımış. Ölçüyü tutturamadığı için taş kurbağanın öteki yanına düşmüş. Hayvan refleks olarak ürkmüş, taştan uzağa, Rıdvan Amcadan tarafa zıplamış.

Aklı çıkmış koca adamın. Tepsiyi kaptığı gibi eve kadar koşmuş.

Seher Abla ikna edemeyeceğini anlayınca mecburen yemeği kendisi yüklenip
gitmiş çayıra.

*

Rıdvan Amcanın anıları çok. Anlat babam anlat, bitiremezdi.

Çocuktuk, onun eğlenceli anlatımı olmasa bir dakika durmazdık yanında.

Bir de yenini paçasını sıyırır, sağındaki solundaki kapanmış yara izlerini gösterirdi. Bizi nedense asla ilgilendirmezdi bu öyküler ve yaralar.

Onu ilk aklıbaşında dinlediğim yıllar, liseye yeni başladığım yıllardı.

Komiklik içinde geçiyordu sözler ve kıkır kırır güldürüyordu dinleyenlerini ama öyküleri benim için ilk kez acı gelmişti.

İlkokulu Dedegül Köyü’nde bitirdikten sonra ailecek Kırşehir’in Gölhisar Köyü’ne taşınmıştık. Ortaokulu da Kırşehir’de bitirmiştim. Lisenin ilk yılıydı ve Rıdvan Amca o kışı geçirmek için Dedegül’den Gölhisar’a bize gelmişti. Bir salon, bir kiler ve iki odadan oluşlan tek katlı kerpiç bir evde oturuyorduk. Yetmiş dönümlük bir meyve bahçesinin bakımını üstüne almıştı babam ve o ev, mal sahiplerinin yazlık eviydi. Artık gelmedikleri için içine biz yerleşmiştik. Birkaç basamakla doğrudan salona girilirdi. Kışın soba da giriş kapısına yakınca bir yere kurulurdu. Sobanın dibinden ilerideki yerleşik sekiye kadar uzanan ek bir ahşap sedir yapılmıştı ve Rıdvan Amca bu sedirin sobaya en yakın yerinde otururdu. Akşam eve geldiğimizde bizi gülerek karşılar, bazen de gözlerimizden öperdi.

Sohbet için onu tanıyan Dedegüllü komşular gelirdi akşamları.

Genellikle savaş öykülerini anlatırdı onlara. Onlar da sanki hiç duymamışlar gibi dinleyerek mutlu ederlerdi Rıdvan Amca’yı. İlk kez o sohbetlerde dinledim Rusya esaret günlerini ve kaçış öyküsünü.

Birkaç cephede savaşıp birkaç revirde yatarak yaralar kapatmış. İyileş, cepheye git, yaralanınca hasta yatağına geri dön. Sonra komutanları bunun az çok Rusça bildiğini farketmişler. O dönem Rus cephesinde istihbarata gereksinim varmış ve bir arkadaşıyla Rıdvan Amcayı bu göreve atamışlar.

Ayrıntısını anımsayamıyorum ama Rus topraklarında bir şekilde bunların Türk casusu olduğu anlaşılmış. Esir kampından esir kampına naklediyorlarmış. Her nakledilişlerinde kollarına çıkmayan damga vuruyorlarmış. İzlerini gösterirdi ama ben pek seçemezdim.

Açlık, susuzluk, eziyet iyice canlarından bezdirmiş.

Yeni bir nakil gerçekleştiriliyormuş.

Tüm esirleri bir askeri cemseye bindirmişler ve ormanlık bir alana girmişler. Cemsenin üstü brandalı, arkası açık. Kapı ağzında silahlı iki Rus askeri oturuyor. Bunlar da kapı ağzındaki askerlere bitişik. İki arkadaş aralarında dertleşiyorlar; elbette ki Türkçe. Rus askeri bunlara dönüp Türkçe konuşarak diyor ki:

-Siz Türkiye’den mi geldiniz?

Meğer adam Türk asıllı (Azeri olabilir) bir Rus askeriymiş. Diyor ki:

-Burası rampa, yukarıda yol daha da dikleşecek. Cemse iyice yavaşlar. Ben size işaret verince öyle vuracaksınız ki ben koridora doğru yuvarlanacağım. Cemseden atlayıp yolun kıyısındaki uçurumdan aşağı koşmaya başlayın. Arkanızdan kurşun sıkacağız. Sakın durmayın, koşun. Hep güneye doğru koşarsanız bir gün Türkiye’ye ulaşırsınız.

Söyleneni yapıyorlar. Asker koridora, bunlar uçuruma.

Yuvarlanmaktan koşmaya fırsat mı var? Çalı çırpı, taş kaya, yara bere içinde bırakıyor bunları. Kuşunlar vızır vızır sağlarından sollarından geçiyor.

Uçurumun Güney cephesini tespit edip gece gündüz koşuyorlar.

Ne yemek var, ne su.

Bir akşam vakti gün inmek üzereyken düzlük bir yere ulaşıyorlar. Çayırlar biçilmiş, otlar yığın yapılmış, taşınmayı bekliyor. Çayırlık geniş, yığınlar sayısız. Açıkta yatmak iyi olmaz, diyerek yığınlardan birinin altını oyarak içine giriyor, önlerini kapatıyorlar.

Öyle yorgunlar ki bir girdiklerini anımsıyorlar, bir de sabahın ilk ışıklarında öten kamyon motoru sesini. Başlarını uzatıp bakıyorlar ki Ruslar kamyonları yanaştırıp ot yığınlarını alıyorlar. Allah’tan sırayla gidiyorlar ve bunların bulunduğu yığının tam tersi sıradan başlamışlar. Gün akşama yaklaştıkça yığın sıraları da bunlara yaklaşıyor. Gün indiğinde bir sıra yığın kala Ruslar işi paydos ediyor.

Türk sınırını bulup içeri girdiklerinde de başları dertten kurtulmuyor.

Bu kez Türkler onları Rus casusu olarak tutukluyor!

O zamanlar şimdiki gibi iletişim hızlılığı yok. Yazışmalar yapılıyor. Cepheler, komutanlar, bunlara görev veren birimler aranıyor.

Sanırım bu işlem yaklaşık iki ay sürüyor.

Türk esaretinden de kurtuluyorlar.

Evlerine mi gidiyorlar? Hayır.

Yeniden cephelere sürülüyorlar. Savaş babam savaş.

Böylesine dramatik bir olayı eğlencelik bir şeymiş gibi aktarma yüreği acaba kaç insanda vardır?

Derdi ki:

-Ermeni’nin biri arkadan yanaşıp kasaturayı enseme sapladı ve aşağıya doğru çekip sırtımı boydan boya yardı. Canım öyle yandı ki, dedim Rıdvan bu kez Azrail’den kurtulamazsın. Artık günlerin doldu, görüp göreceğin bu kadarmış.

Böylesi bir adamın el kadar kurbağadan ölesiye korkması ne ilginç, değil mi?

Hiç gitmesin, yazı da bizde geçirsin istemiştim. O ömrü boyunca hiç elinden düşürmediği değneğine dayanıp yekindi ve ‘Allah’a ısmarladık’ dedi.

Son görüşümmüş onu.

Dedegül’de bir harman zamanı göçüp gitmiş dünyamızdan.

Kimseden dua dilenmesine gerek yok, o şimdi Cennet’tedir.

 

5

MASAL USTASI TEYAR AMCA

O zamanlar sanırım ilkokul dördüncü sınıftaydım. Babamı bizim basmalığın üstünde daha önce arkadaşları arasında hiç görmediğim bir yaşlıca amcayla konuşur gördüm.

Bahar aylarıydı sanırım, basma tezekleri kesilmemişti. Her ikisi de ellerinden hiç düşürmedikleri değneklerini kaba etlerine vererek derin sohbetlere dalıyorlardı. Bazan öyle an geliyordu ki yanlarından geçenlerin verdiği selamı bile duymuyorlardı. Çok merak ediyordum ne konuştuklarını. Babamdan bile kısa olan bu adamın derdi neydi? Bazen basmalıkta çevrelerinde dolanarak oyun oynamayı denediysem de konuştuklarından pek bir şey anlamadım.

Teyar Amcaydı adı.

Ona Kıkıl Teyar da diyorlardı. Belki de boyunun kısa oluşundandı. Yiğit, lakabı yla anılır derler. Benim çocukluğumun en önemli kahramanlarından biriydi Teyar Amca. Onu lakabıyla anmak beni tuhaf bir kıvanca sürüklüyor şimdi. Yatma saatleri dışında babamla Teyar Amca bütün gün ve gece bir aradaydılar. Öyle ki öğün yemeklerini bile bizde yiyorlardı.

Konuş, konuş, konuş...

Meğer Teyar Amcanın Vahdettin Timur adında Köy Enstitüsü mezunu yeni öğretmen olmuş bir oğlu varmış. Bu genç öğretmen, amcam Rüstem Çiftçi’nin kızı Naciye Ablayla evlenmek istiyormuş. Fakat hangi nedenden olduğunu şimdi anımsayamıyorum, amcam bu evliliğe karşı çıkmış. Hırçın, sert adam... Hayır diyen Rüstem Çiftçi olunca, akan sular duruyor. Bu işin olabilmesi için hatırlı insanlar devreye sokulmuş ama bir sonuç alınamamış.

Teyar Amca işte bu yüzden babamı sık ziyaret eder, uzun uzun konuşarak vakit geçirir olmuş. Çünkü Rüstem Amcayı ikna edecek tek kişi olarak onu görüyormuş. Bu düşüncesinde yanılmadığı ortaya çıktı. Babamın ısrarları ve ricaları sonucu Rüstem Amcam yumuşadı ve kızı vermeye razı oldu. Vahdettin Hocayla güzeller güzeli Naciye Abla evlendiler. Köyde güzel bir düğün oldu. Biz çocuklar et, şeker yemeye ve paraya doyduk.

*

Fakat geliş gidişlerinde evimizin bir üyesi gibi olmuştu Teyar Amca.

Bizimle ilişkisini ne kesti, ne de gevşetti.

Hatta babama minnettarlığını göstermek için daha sık uğrar oldu.

Dedegül’deki son iki yılımın kışlarını bu sayede dolu dolu yaşadım. Öyle ki Teyar Amcanın anlattıkları Kırşehir’e ve İstanbul’a gittiğimde bile bana fazlasıyla yetti. Sanat eğitimi için Güzel Sanatlar’da okurken bile Teyar Amcanın anlattıklarından bol bol yararlandım.

Kar kapattığında her akşam bize elinde bazan normal fenerle, bazan da lüx labasıyla çıkar gelirdi. Akşam yemeği sonrası çayını mutlaka bizde içerdi. Her akşam babamla ilk kez karşılaşıyormuş gibi sarılır öpüşürlerdi. Evimizin en baş köşesi hep onun olurdu. Babamla birbirlerine adlarıyla hitap etmezlerdi. Her ikisi de karşısındakine ‘ağa düngür’ derdi.

Dışarıda tipi ulumaya başladığında Teyar Amca da masal anlatma hazırlığına girerdi. Bilirdik ki bizim yatağa götürülme saatimizdir. Çünkü bu masallar büyükler içindi. Yıllar sonra Eflatun Cem Güney’den okuduğumda nedense bana öyle gelmemişti. Çocuklar ayak altından çekilince Teyar Amca ‘vakti zamanında’ diye söze başlardı. Biz masalı kaçırmazdık elbet. Yataktan gizlice çıkar, gelir, eski ve üstü bir kaba kumaşla örtülü olan masanın altına girer, masalı oradan dinlerdik. Yakalanmaktan kortuğumuz için kıpırdamaya bile cesaret edemezdik. Fakat Teyar Amca o akşamki sözünü bitiremeden biz çoktan sızmış kalmış olurduk.

Çok tatlı dilli biriydi Teyar Amca.

O söze başladığında çıt çıkmazdı kimsenin ağzından.

Anlatırdı, anlatırdı, anlatırdı...

Bir Keloğlan Masalı’nı bir haftada ancak bitirebilirdi; pehlivan tefrikası gibi. İnsanlar öyle büyülenirlerdi ki, demir kaşık içinde şeker yakılarak kara güğümlerde kurulmuş çayı yudumlarken bile ağzının içine bakmaya devam ederdi insanlar.

Teyar Amcanın anlattığı masalların çeşitli halkbilimciler tarafından derlendiğini gördüm. Tümünü de okudum. Masallar eksiksiz Teyar Amcanın masallarıydı. Fakat ben onları okuduğumda en uzunu yirmi dakika tutuyordu. Nasıl olmuştu da bu insan bu masalları hiç akşam atlamadan ve en az bir hafta süresince, uzun uzun anlatmayı başarabilmişti? Bu, benim bugün bile içinden çıkamadığım bir sırdır. Elbette ki Teyar Amcadan duyduğum tadı bu derlemelerden alamamıştım. Ciddi şeylerin eksik olduğu belliydi.

*

Çoktan rahmetli olmuş Teyar Amca da.

Bence Dedegül sıradan bir üyesini yitirmiş değildir, Türkiye binlerce yıllık kültür geleneğini kusursuzca günümüze taşıyan bir anlatı ustasını yitirmiştir. Gelişen teknolojinin oluşturduğu yeni hayatlar, yeni bir Teyar Amca yetiştirmekten çok uzak. Çınarlar devrildiği zaman geçmişimiz de devrilip gidiyor ve belleğimiz insan insan silinip kayboluyor.

Ne diyebilirim ki, nur içinde yatsın.

 

6

ŞAVKİ AMCANIN SÜMÜĞÜ

Beni kınayanlar çıkabilir ama o çelebi adamın sümüğünü bile özledim. İnsan birinin burnunun akıntısını özler mi? Benim gibi insanlarından, yurdundan yaklaşık kırk yıl uzak kalanlar özler.

Ne görkemli, ne güzel insanlardı o insanlar.

İlkokul beşinci sınıfta olmalıyım.

Ramazan geldiğinde hemen herkeste olduğu gibi bizde de özellikle sahur için bişi (yağda kızartılan disk şeklinde ince hamur) pişirilirdi. Bişi pişirmek için de sıvı yağ gerekliydi. Bu sıvı yağ modası son yıllarda ortalığa çıkmıştı. Eskiden güz geldiğinde babamlar, gözden çıkardıkları hayvanlarla birlikte yaylada yapılan yağ ve peyniri satmaya Ardahan’a inerlerdi. Satabildiklerinin parasının belli bir miktarıyla da Vita Yağı satın alır gelirlerdi. Bu yağın hammaddesi neydi, bilemiyorum ama bitki olduğu kesindi ve sarı yağ gibi katı durumdaydı. Vita tenekesi açılırdı evde, içindeki yağ kazana atılır, aynı miktarda da sarı yağ (tere yağı) ilave edilerek eritilir ve yağ kolapalarına (ahşap kasnaktan yapılmış derince kap) alınarak donması sağlanırdı. Böylece pahalı sarı yağ tek başına tüketilmemiş, ekonomi sağlanmış olurdu. Ayrıca bu Vita tenekelerini köyün sobacısı (demirci Mustafa olabilir mi?) keser büker, perçinler, soba borusu haline getirirdi.

Bişi, mafiş (baklava benzeri kesilmiş yassı hamur) pişirilirken artık ambardaki yağ kullanılmıyordu. Çünkü Şavki Amca Ardahan’dan getirerek dükkanında sıvı yağ satar olmuştu. Sanırım bu yağ Vita yağından da ucuzdu. Bu yüzden kızartmalık için bu yağ kullanılırdı. Bu da bitkisel yağdı. Şavki Amca Hacı (Akpınar) Amcanın ağabeyisiydi ve kapı girişleri birbirinden biraz uzak olsa da iki kardeşin dükkanları bitişikti. Hacı Amcadan da alışveriş yapıyorduk ama sıvı yağı satan yalnızca Şavki Amcaydı.

Otuz gün ramazanın yaklaşık yirmi günü evde bişi, mafiş pişerdi. Dolayısı ile biz haftada bir kez de olsa Şavki Amcanın dükkanına uğrar yağ alırdık.

O yıl kışa denk gelmişti ramazan, hava ayazdı.

Şavki Amcanın dükkanına girene dek ağabeyimle benim ellerimiz donar, yağ şişesini zor taşırdık. Yaşlılıktan olacak, soğuktan çok etkilenirdi Şavki Amca ve ellerini birbirine sürterek ısınmaya çalışırdı. Onca soğuğa karşın yanlış anımsamıyorsam dükkanında soba da yakmazdı. Bu nedenle burnunun ucu hep kırmızı olurdu.

Şavki Amca, yağı aliminyum benzeri malzemeden yapılmış bir ölçü aletiyle satardı. Önce litreyi tezgaha koyar, ağır yağ tenekesini yukarı kaldırır, çaprazlama açtığı deliklerin birinden sıvıyı akıtırdı. Bu işin kolay yanıydı. Zor olan, litredeki silme yağı yere dökmeden daracık ağızlı şişemize aktarmaktı. Bir huni kullanırdı bunun için ama yine de çok titizlenmesi gerekirdi. Şişenin ağzına taktığı huniye yağı aktarırken soğuktan üşümüş burnunun ucunda mercimek tanesi kadar bir sıvı oluşurdu. Elleri titredikçe burnunun ucundaki sıvı da titremeye başlardı. Tam huninin üst hizasında olurdu bunlar. Çok dua ederdik, Şavki Amcanın burnunun ucundaki sıvı huninin üstüne damlamasın diye. Ağabeyim Cemal Çiftçi ters bir oğlandı, her şey onun için bir sorundu. Onca dikkatimize karşılık Şavki Amcanın burnunda titreyen sıvının huninin içine düştüğünden asla emin olamzdık ama o bunun gerçekleştiğini kabul ederek dükkandan çıkardı. Bizim gibi diğer yağ alıcı çocuklar da asla emin olamazdı.

Nedenini bilemiyorum, evde de bunu kimseye anlatamazdık.

Sanırım diğer çocuklar da anlatamazdı.

Sırf bişi yemek için sahura kalkardık abi kardeş. O koku kimsede uyku bırakmazdı zaten. Ben Şavki Amcanın burnunda titreyen sıvının huninin içine düşmediğini söyler, bişiden doya doya yerdim, ağabeyim ise kalktığı halde huylanmasını yenemez, tek lokma bişi yemeden gerisin geri yatağa dönerdi. Babam huylanırdı onun bu tavrından ama Allah’tan fazla üstünde durmazdı.

Şavki Amca ikinci evliliğini yapmış bir insandı. Minnacık bir karısı vardı. Eski eşinden olan oğlanlar ortaokulda ve öğretmen okulunda okuyorlardı. Yeni hanımından da birkaç çocuğu vardı. Çocuklardan birkaçının adını anımsayayım diye
beynimi zorladım, başaramadım.

Dilerim yıllardır kendilerinden ayrı düşmüş bu kardeşlerine darılmazlar.

Şavki Amcayı anmak varmış kısmette. Nur içinde yatsın.

 

7

SILIKLI İBADİ

İlkokul son sınıfta olmalıyım; dedilerdi ki Sılıklı İbadi Dedeyi Ardahan’a doktora götürmüşler, durumu pek iyi değilmiş. Doktor ‘Sigarayı bırakmazsan öleceksin’ demiş. O bırakamadı. Ailesi ve komşularıyla birlikte biz çocuklar da, İbadi Dede bile bile ölecek diye üzüldük.

Bizim üzüntümüzün bir başka nedeni daha vardı.

Amcam Hakkı Çiftçi’nin eviyle evimiz bitişikti. İbadi Dedeler, Hakkı Amcamların doğu komşusuydu. Onların evleriyle amcamların evi arasında Hacı Amcalardan gelip minaresiz ama köyün en yüksek yapısı olan camiye çıkan incecik bir yol vardı. Bu yüzden amcamın oğlu Fikri Çiftçi ile İbadi Dedeyi her gün görme şansına sahiptik.

Çocuk aklı işte, bu yaşlı ve ciddi sağlık sorunu yaşayan adam, bizim eğlencemizdi. Rahatız etmezdik, fiziksel bir temasta bulunmazdık, yalnızca bir yerlere siner, İbadi Dedenin nefes alış verişini dinlerdik. Adamın nefes almakta zorlandığı için ıslık çalar gibi çıkan soluk sesleri bizi yerlere yatıracak kadar güldürür ve eğlendirirdi.

İbadi Dedenin ailesinden bir tek, yaşıtımız olan yüzü güzel bir torunu aklımda kalmış. O dönem her oğlan bir kıza güya sevdalanır, onunla köşelerden işmarlaşırdı. Benim sürekli yüzüm yaralı olurdu ve üstelik de kulaklarım tekne yelkeni kadar büyüktü. Bu yüzden kızların benimle ilgilenmeyeceğini düşünürdüm.

Bu, adını unuttuğum güzel yüzlü kızı anımsayışım bundan değildi.

Ankara ya da İstanbul’da yaşayan kapıcı bir akrabası gelmişti o zamanlar Dedegül’e ve yeğeni bu kıza çeşitli hediyeler getirmişti; defter, silgi, kalem gibi. Mevsim kıştı ve kızın elinde kırmızı, parlak bir kalem vardı. Bizi çağırır, kalemini koklatır, sonra da karın üstüne atarak oyun yapardı. Çok imrenmiştim o kaleme ve o kız bir kez olsun ellememe izin vermemişti.

Acımasız çocukluk işte; İbadi Dedenin bir başka huyu daha eğlendirirdi bizi.

Elinde bir cam şişeyle aşağıya, köy meydanına iner, oradaki bakkallardan bir şişe gaz yağı doldurtur ve geri dönerdi. Bu yağ, akşamları kandillere konacaktı. İbadi Dedenin geldiğini daha Hacı Amcaların evinin giriş kapısı hizasında iken duyar, bizim otluğun duvarına çıkarak beklemeye başlardık. Yaşlı adam, elinde onu ölüme sürükleyen sigarayla karların içinde güçlükle yürümeye çalışırdı. Can derdine düştüğü için de dikkati dağılır, elindeki gaz yağı şişesini unuturdu. Şişe elinden düşmezdi hiç ama zamanla yere paralel hale gelirdi. Yağ karların üstüne kendiliğinden döküleceği kadar dökülürdü ama iş bununla bitmezdi. Elini öne arkaya götürdükçe kalan yağlar da parti parti karların üstüne serpilirdi. Şişede kalan yağ, ancak bir akşamı geçirecek kadar olurdu.

Yaşlı adamı uyarmak yerine kıkır kıkır gülerdik.

Bir zaman sonra evden çıkamaz olmuştu İbadi Dede.

Durumu agırlaşmış diyorlardı. Bizim bir tahta ambarımız vardı ve üstünü güvercinler mekan tutmuşlardı. Birileri bu tür hastalıklara güvercin eti iyi gelir diye öğütte bulunmuş. Bizden rica ettiler. Bir gece vakti ağabeyimi omuzlar üstünde oraya çıkarıp iki güvercin yakalattılar.

Güvercinler kurtaramadı onu.

Fiko’yla ben çok hüzünlenmiştik.

Elimizden oyuncağımız alınmış gibiydi.

Nur içinde yatsın...

 

8

KAHROLASI AMERİKAN YARDIMI

Kahrolasıca Amerika ben dördüncü, ağabeyim beşinci sınıfta okurken, sanki evimizde yokmuş, muhtaçmışız gibi, biz çocuklara süt tozu yardımında bulundu. Okula gittiğimizde bizi, bir kazan dolusu süt tozundan yapılmış, tadı iğrenç süt beklerdi. Bardağını doldurmadan kimse sırasına oturamazdı. Silindir tenekelerde yağ ve plastik torbalar içinde un da veriyorlardı.

Marşal Yardımı’ymış.

Amerika Kore’de savaşan askerleri için hazırlamışmış bunları. Savaş bitince elde kalanları çöpe atmak yerine bizim gibi ülkelere göndermeyi uygun görmüşler.

Nesi kötü bunun, diyen çıkabilir.

Bizi bunun siyasi yanı ilgilendirmiyordu. Amerika adını duymamıştık bile. Bizi ilgilendiren, süt içebilmek için her öğrencinin çantasında bir cam bardak bulundurması zorunluluğuydu.

Belalı bir işti çantada cam bardak taşımak.

Bütün öğrencilerde olduğu gibi çantalarımız kara bir bez parçasından yapılırdı ve bu çantaları çobanlar gibi boynumuza asarak okula gider gelirdik. Kumaş içinde kırılacak malzeme taşımak çok zordu. Çocuktuk, okula gidiş gelişlerde azar, kudurur, karlar üstünde yuvarlanırdık. Bunları yaparken de çantalarımız boynumuzda asılı olurdu. Hele biri o kara torbaya tekme attıysa iş sarpa sardı demekti. Kesinlikle cam bardak kırılırdı.

O dönem şimdiki gibi değil ki.

Her evde bir cam bardak bulunması bile mucizeydi.

Babam paraya kıymış, iki oğluna iki cam bardak almıştı ve kırılma olasılığını aklından bile geçirmiyordu. Kesin konuşmuştu, nedeni ne olursa olsun bardaklar kırılmayacaktı. Babamı tanıyanlar bilir, kırılmayacaksa kırılmayacaktır; bunun ötesi olamaz.

Ne var ki diğer arkadaşlarımızda olduğu gibi bizim bardaklarımız da en az iki haftada bir kırılırdı.

Fakat bunu babam asla bilemedi.

Çünkü ağabeyim Cemal Çiftçi kırılan bardağın aynısından sihir yapar gibi bir yerlerden çıkarır ve çantalarımıza koyardı. Bana da babama söylememem için sıkı sıkı tembih ederdi.

Söyler miyim hiç, ağabeyim hayatımı kurtarıyor.

Bardaklar kırıldıkça biz yerine koyduk ve bir kış böyle sürüp gitti.

Bahar belirtileri geldiğinde bir gün aıabeyimi gizlice bir şey yerken gördüm. Üsteledim, bisküvi arasına lokum koyuyormuş. Nereden bulduğunu sordum, o da bana sırrını açıkladı.

Meğer, bardaklar kırılınca babamın dayağından kurtulmak için bir yol aramış ve bizim kalın duvarlı tahta ambarın kilidini açmayı başarmış. Bir de iki üç kilo arpa alacak kadar bir torba edinmiş. Bardak kırılır kırılmaz torbayı alıp ambara giriyor ve tohumluk arpadan doldurup bakkala götürüyor, sattığı arpa iki bardaktan fazla tuttuğu için de artanına bisküvi ve lokum alıyormuş.

Ağabey yüreği, dayanamadı, sırrını açıkladığı gibi o günden sonra lokumlu bisküviden bana da vermeye başladı.

Ekimler Dedegül’de bahar aylarında kar kalkınca yapılırdı.

Babam ekim hazırlıkları içindeydi ve ben de o gün hasta olduğum için okula gitmemiş, evde kalmıştım. Babam ambara girip tohumlukların ne durumda olduğunu yoklamak istemiş. Gördükleri şok etmiş adamı. Çünkü koskoca tohumluk arpanın ancak dörtte biri duruyor. Önce hırsızdan şüphelenmişler. Fakat ağabeyimin başka vukuatları da olduğundan en güçlü şupheli o olmuş.

Safın tekiydim o zamanlar. Babam, pohpohlayarak tohumluklar hakkında sorguladı beni. Önce biraz direndim. Fakat nasıl oldu bilmiyorum, birden her şeyi anlatmaya başladım. Hatta hasta yatağımdan çıkarak ağabeyimin torbasını sakladığı yeri bile gösterdim. En ufak bir suçluluk duymuyordum bundan. Sanki babam beni pohpohladığı gibi ağabeyimi de pohpohlayacak gibi geliyordu bana.

Kötü şeyler oldu tabi.

Ağabeyim okuldan şarkılar söyleyerek gelip kapıdan girdiğinde babam harmanda öküz sürmek için kesilip saklanmış kırılmaz sopalarla karşıladı onu. Annemi de dışarı atarak işe girişti. Dehşet içine düşmüştüm. Bir insanın bir diğer insana bu kadar kıyacağını bir türlü kabul edemiyordum. Ağabeyimin bağırışları evden dışarı çıkmış, yan komşulara ulaşmıştı. Annemin dışardan gelen feryatları ayrı bir ciğer paralayan kaynaktı. İnsanların içeri girebilmek için neler yaptılar anlatamam.

Artık ağabeyime vuracak sopa kalmadığından ve çok yorulmuş olduğundan dayak faslını bitirdi babam ve gidip kapıyı açtı.

Ev bir anda mahşer yerine döndü.

Tanıdık tanımadık bütün kadınlar ağlayarak ağabeyimin üstüne kapanıyorlardı.

Kimdi bilmiyorum, hemen bir koyun kesip derisini getirmelerini istedi. Ağabeyimi soyduklarında bütün bedeninde parmak iriliğinde ve uzunluğunda kan oturmuş darbe izleri vardı. O kısmını ben görmedim, getirilen deriye sardıklarından kısa süre sonra ağabeyimin sızıları dinmiş ve feryat etmeyi kesmiş.

Ne tuhaf bir durumdur ki ağabeyim onu ele verdiğim için ne o gün, ne de bu gün bana tek bir sözcükle olsun bir şey söylemedi. Tam tersine kaldığı yerden ağzının içinde gezdirmeyi sürdürdü: O cevvaldi ve güçlüydü. Köy içinde komşu çocuklarla kavga edince asla altta kalmazdı. Ne zaman dayak tehlikesi belirse koşar arkasına saklanır, oradan atıp tutardım hasmıma. Yaylaya çıkarken de eteğine asılmamı isterdi hep. Ben onun gibi hızlı tırmanamazdım yokuşları. İki kişlilik enerji harcardı ve of demezdi.

Kırşehir’den ayrılıp İstanbul’a gelirken de tavrını değiştirmedi.

Kazık kadar adamdım, üniversitede okumaya başlayacaktım ama hala eteğine asılı durumdaydım. Ortaokuldan sonra okumadı, polis oldu. Beni yüreklendiren, eksiklerimi tamamlayan ve para desteği veren yine oydu.

Unutmuş mudur o zamanki yaptığım işi bilemiyorum. Ben unutmadıysam o da unutmamıştır elbet. Artık elli yedisine geldim, o yara içimde tazeliğini ilk günkü gibi korumaktadır. Kızsa, bağırsa, suçlasa, azarlasa, küserek çekip gitse ne iyi olur.

Buna ne denli gereksinmem var, bilemezsiniz.

 

9

HEDİSE NENE

Tuhaftır, Hedise Neneden herkes tiksinerek söz ederken ben ona sevgiyle yaklaşırdım. Kışın en ağır zamanlarında bize gelir, narlı sobanın dibine çöker, kütleşmiş ve yumuk yumuk olmuş nasırlı elleri arasına sıkıştırdığı metal maşrapadan
kaynamış suyunu yudumlardı. Asla çay tekliflerini kabul etmezdi. Yemek tekliflerini
de geri çevirirdi çoğu kez. Ama ben elimdeki ekmeği onunla paylaşmıyı severdim. Bunu görünce gözleri ışıldardı. Sanırım severdi beni. Bu paylaşma anında o da önceden bakkaldan alıp sakladığı renkli cam şekerlerini koynundan çıkarır, minik çıkınını açar, payımı gülen gözlerle uzatırdı.

Ağabeyim dahil tüm insanlar beni kınarlardı.

Çünkü hiç kimse onun elinden bir şey alıp yemez, su bile içmezdi. Onu bitli olarak niteler, temastan uzak dururlardı. Hedise Neneninki dillendilirdi ama o dönem tiksinen herkeste bit vardı.

Kısacası Hedise Nene sevilmezdi, dışlanırdı gerçekten; yalnızdı.

Bunu daha çok kendi huysuzluğuna borçluydu.

Dursun Amcaların bitişiğinde, harman alanlarına yakın bir yerde evi vardı. Sanırım başka mal varlığı yoktu. Derlerdi ki tarla ve çayırlarını yakın akrabaları gasbedip onu sokağa atmışlar.

Söylenti doğruysa bir kez evlilik yapmış.

Hem huysuz, dikbaşlı oluşu, hem pasaklılığı yüzünden kocası bunu boşamış. Hatta bir oğlu olmuş, bebek daha kundaktayken ölmüş. O gün bu gündür yalnız yaşarmış.

Kimseye eyvallahı yoktu Hedise Nenenin.

Birkaç ineği vardı, ama onları kış boyu besleyecek otu samanı yoktu. Sırtında ot sepeti, her gün bir komşunun kapısını çalar, inekleri için ödünç ot isterdi. Çoğu kez eli boş döndürülse de yılmaz, aramayı sürdürürdü. Köyün altını üstüne getirir, sonunda hayvanlarının otuyla evine dönerdi.

Ekmek istediğinde, ot istediğinde, para istediğinde asla yalvarmazdı, dilenmezdi. Yazın yaylaya çıkacak, ineklerinin sütünden peynir ve yağ yapacak ve borcunu ödeyecekti. Aslında söylediğini de yapardı. Bazen iyi geçen yayla sezonu sonunda hayvanları için kışlık ot aldığı bile olurdu.

Çok bunaldığı zamanlarda çıkar evinin damına,

-Hırhız Gülhanım evime girmiş, birikmiş paramı, yağımı, peynirimi çalmış! diye bağırır, ortalığı ayağa kaldırırdı.

Gülhanım, Dursun Çiftçi’nin ikinci, genç eşiydi. Kadına kızgınlığı kumalığındandı sanırım. Çünkü Dursun Amca ve dolayısıyla biz onun uzak akrabasıydık. Dursun Amcanın büyük eşi, amcasının kızıydı. Gülhanım Abla bu akrabaya kuma gelmişti, bu nedenle suçu büyüktü ve bu yakıştırmaları hak ediyordu.

Hedise Nene bunu bazen Rüstem Amcanın karısı için de yapardı.

Sabahtan akşama dek bağırsa da kimse ona ilişmez, karşılık vermezdi.

Tipi esiyordu, bu kez hayvanları için ot alma sırası bize gelmişti. Babam olur, dedi. O da sepetini avluya bırakıp içeri girdi. Tipi yüzünü, ellerini ve ciğerini yakmıştı.

-Biraz sobaya sokulayım, donum açılsın dedi.

Ağabeyim ona ot verilmesine karşı çıktı, annemlerle tuhaf bir inatlaşmaya girdi. Son sözü babam söylediğinden sesini kesmişti.

Hedise Nene soba dibinde ellerini ısıtırken ağabeyim bir ara ortalıktan kayboldu.
Meğer gidip gizlice kadıncağıızın sepetinin dibini ağır taşlarla doldurmuş.

Boş insanın bile zor yürüdüğü bu tipili havada bir de evine dek ağır taşları taşımıştı zavallı.

Kış ortasıydı, ama hava açıktı.

Komşuluk için evler arasında kardan kanallar açılmıştı.

Hedise Nene birkaç gündür ortalarda görünmüyordu. Babam, git de evine bak, diye beni yolladı. İlk kez evine giriyordum. Onun evinin de birkaç tane iç içe karanlık sofası vardı. Bizimkiler karanlık olurdu, onunkiler aydınlıktı. Çünkü düz damın belli yerleri çökmüştü ve içeri düşen güneş ışığı yolumu aydınlatıyordu.

En dip odaya vardığımda onun ve ineklerinin kokusunu aldım.

Hepsi bir odaya doluşmuştu.

Birileriyle konuşuyor sandım önce, meğer inekleriyle dertleşiyormuş.

Sesi sağlıksızdı.

İçeri girdiğimi görünce çok sevindi. Hastalandığını, ayağa kalkamadığını, ineklerinin de iki gündür aç olduğunu, onun için babamı çağırmamı istedi.

Koşarak dışarı çıktım, babama haber verdim, yardım ettiler.

Kırşehir’e geldik, büyümüştüm, ortaokula yazılmıştım. Geleceğim için karar vermem gereken yaşlara erişmiştim. Verdiğim kararlarda hep Hedise Neneyi örnek
aldım. O, yardım isterken bile eğilmeyen, yalvarmayan, dilenmeyen bir çelik iradeye sahipti. Tek başına kalmıştı ama dimdik duruyordu. O konumda bile kendini asla ikinci sınıf insan olarak görmedi ve başkalarının da kendisine ikinci sınıf insan olarak davranmasına asla izin vermedi.

Değme erkeğin bile kalkışamadığı şeydi onun yaptığı.

 

10

KOŞUN, KÖYE EŞŞEK GELMİŞ!

Yaz başlangıcıydı, köy halkının eli iş tutan hemen her üyesi kadınlı erkekli yaylaya çıkmıştı. Köyde yaşlılar, çocuklar ve onların günlük yiyecek-çamaşır hizmetini gören birkaç kadın kalmıştı. Öğlen vaktiydi, biz Fiko (Hakkı Amcanın oğu Fikri Çiftçi) ile evimizin önünde oynuyorduk. Birden komşu çocukların harman yerlerine doğru bağırarak koştuklarını gördük.

-Köye eşşek gelmiş, koşun köye eşşek gelmiş!..

Şaşmış kalmıştım; eşşek nedir ki?

Biz de oyunu bırakıp onların arkasına takıldık.

Harman yerine vardığımızda gördüklerime inanamadım: At desem at değil, inek desem inek değil, manda desem hiç değil. Dana büyüklüğünde at derili ve toynaklı, uzun mu uzun kulaklı tuhaf bir sürü hayvan, hepsi de dünya umurunda değilmiş gibi davranıyor ve taş diplerinden ot koparıp karnını doyurmaya çalışıyor.

Heyecandan nefesimiz düzelmiyor bir türlü.

-Aha eşşek bu, dediler.

O zamana dek Dedegül ve çevre köyleri halkının eşek beslemediğini farkettim.

Daha ilginci, büyükler eşeğin adını murdar bir şeyden söz eder gibi anıyordu.

Kim olduğunu anımsayamıyorum, yaşlıca bir komşumuz bizi uyardı:

-Yaklaşmayın, elinizi sürmeyin, kirlenirsiniz, kırklanmanız gerekir.

Uzak durduk eşeklerden, ama oradan da uzun süre ayrılamadık.

*

Meğer köye kalay, yüzük yapmak, tencere, kazan kulpu tamir etmek, elek, kalbur satmak için poşalar (bölge çingenesi) gelmiş. Böyle çoluk çocuk, at, eşek, köpek neleri varsa oradan oraya taşınır, köy köy dolaşır, kış bastırana dek nafaka toplamaya çalışırlarmış.

Zurnacı Binali Amcanın evinin doğu yönünde bir açıklık vardı, çadırlarını, körüklerini ve portatif örslerini oraya kurdular. Arı gibi çalışyorlar. Kısa sürede çevreleri köyün bakır sahanları, sitilleri ve kazanlarıyla doldu.

Bir de konuşkanlar!

Sanki köyü bir günde çekirge sürüsü basmış gibi.

Yanılmıyorsam köylülerle Türkçe, kendi aralarında da bilemediğim bir dille konuşuyorlar.

Akşama doğru köylülerle poşalar arasında gerginlik oldu.

Yayla zamanı olduğu için köyün tüm ahırları boştu ve poşalar atlarının ve eşeklerinin açıkta kalmasını istemiyor, boş ahırlardan birini kullanmak istiyorlardı.

Sorun, eşeklerdi.

Tüm köy halkı atların ve diğer hayvanların ahıra alınmasına karşı çıkmıyordu ama eşeklerin köye, sokak aralarına bile girmesine razı değillerdi. Gerginlik arttı, poşaların köyden kovulması gündeme geldi. Rıdvan Amca araya girdi, eşeklerin dışında kalan hayvanları ahırına alabileceğini söyledi. Bir süre sonra bu çözüme her iki taraf da razı oldu ve eşekler harman yerinde, atlar ve diğer hayvanlar Rıdvan Amcanın ahırında, poşalar da köyde gecelediler.

Poşaları izlemeye doyamamıştım.

Çalgı çalıyor, şarkı söylüyor, ağaçtan tırmık yapıyorlardı.

Tırmık yapımı beni kendine hayran bırakmıştı. Bu yüzden poşalara müthiş imrenmiştim. Koşarak eve geldim ve büyük bir gururla babama dedim ki:

-Baba, bana bir testere, bir bıçak, bir de burgu bulun, size tırmık yapayım.

Babam dehşete düştü, bunu başka kimseye söylemememi sıkı sıkı tembihledi ve bana poşaların yanına gitmeyi yasakladı.

Babamın bu tutumuna uzun yıllar anlam veremedim.

*

Bir ilkokul öğretmenimiz vardı. Sanırım adı Aslan öğretmendi. Yıl sonu etkinliği için biz öğrencilere bir köy gazetesi hazırlatıyordu. Beni çağırdı ve dedi ki:

-Sen iyi resim yapıyorsun. Gazeteye karikatür çiz.

Kabul ettim.

O yıllar biz çocuklar uçaktan atılan gazetelerin çayırlara yayılan ve sağlam kalan parçalarını kapışırdık. Bir seferinde bana resimli sayfalar düşmüştü ve bunlar karikatür resimlerdi. Örneğin, Fatoş, Güngörmüşler gibi adları vardı tiplemelerin. Olasılıkla Hürriyet gazetesinin eğlence sayfasıydı elimdeki.

Yıllarca saklamıştım o sayfayı. Karikatür nedir, oradan biliyordum.

Meslek hayatımın ilk karikatürüydü çizdiğim.

Konu, elbette eşekti. Ortaya bir eşek çizmiştim. Çevresinde de köylüler vardı. Kimi kulağından, kimi bacağından, kimi kuyruğundan tutmuş çekiştiriyor. Hepsinin söylediği tek söz var:

-Baba, noolur bu akşam bize misafir ol!

Köylünün eşek karşısındaki tutumunu ironik bir şekilde ele aldığım bu karikatürü öğretmene göstermeye korktuğumdan uzun süre sakladım. Sıkıştırılınca da çıkarıp verdim. Azarlanacağımı, cazalandırılacağımı sanmıştım. Öğretmen kahkahayla güldü ve başımı okşayarak beni takdir etti.

Gazete Kazım Ağabeyin dükkanının duvarına asıldı. Ortasında da benim karikatürüm vardı.

Günlerce dükkanın çevresinden ayrılamamıştım.

İnsanların tepkilerini merak ediyordum. Bir de o eseri çizen sanatçının ben olduğum bilinsin istiyordum.

Sanırım bu kimsenin umurunda değildi, yırtındığımla kaldım.

 

11

ABUŞ’UN DON SORUNU

Abuş, Rıdvan Amcanın küçük oğlunun kısaltılmış adı.

Gerçek adı Abdurrahman Çiftçi.

Dedegül’den taşınıp Kırşehir’e yerleştiğimizin üçüncü yılıydı.

Okula devam etmek için Reflat Çiftçi ve İsa Çiftçi bizim yanımıza gelmişlerdi. Reşat Abi Sanat Okulu’na, İsa Abi ise Liseye gidiyordu. Ben, ağabeyim Cemal, Recep Amcanın oğlu Muzaffer ortaokul öğrencisiyiz. O yıl okula ara vermiş olan Yücel Çiftçi ve ilkokuldan sonra okumak istemeyen Abuş da bizimle beraber.

Yedi kişi tek gözden oluşan bir ev tuttuk kent merkezinde.

Akşam eve toplanıp yatakları açtığımızda zeminde el kadar bile açıklık kalmıyordu. Herkes birbirinin koluna bacağına basarak yer değişltirebiliyordu. Tek kapılı ve tek pencereli bu tandır evinin içinde gece ilerledikçe zaman zaman nefes almak sorun oluyordu. Ama biz buna kısa sürede alışmıştık.

Abuş’la Yücel Çiftçi arasındaki dalaşmayı saymazsak, herkes halinden memnundu.

Bu ikilinin bölüşemediği neydi bilemiyorum, hemen her gece kavga eder, birbirlerinin gırtlağına sarılırlardı. Reşat ve İsa Abi araya girer, onları yataklarına sokarlardı. Fakat onlar gecenin ilerleyen saatlerinde karanlıkta birbirlerine laf atar, birbirlerini kışkırtır, yeniden kavgaya tutuşurlarmış. Ben gürültülere uyanmazmışım. Hatta derlerdi ki ‘kavgacılar senin üstünde kapıştılar. Eline, koluna, yüzüne bile bastılar ama sen uyanmadın.’ Böylesini gerçekten anımsamıyorum.

Abuş, Kırşehir’in sosyete lokantası sayılacak olan Saray Lokantası’nda çalışıyordu. Bulaşıkçı olarak girmişti oraya, fakat forsu yüksekti. Hem iyi maaş alıyor, güzel yemek yiyor, hem de önemli insanlarla tanışıyordu. Bizim yanına yaklaşmaktan çekindiğimiz insanlar Abuş’u görür görmez selam veriyor, hatırını soruyor, senli benli şakalaşıyorlardı.

Yücel Çiftçi ise birkaç küçük lokantada garsonluk işi bulmuştu.

Bir köylü çocuğu için kent kültürüne alışması kolay olmuyor. Bir lokantada müşteri yemeğini bitirmiş, garson Yücel Çiftçi’den kürdan istemiş. O da mutfağa sipariş vermek için seslenmiş:

-Kürdan biiir!

Belki tabak taşırken baş parmağı da yemeğe dokunuyordu.

Bu ve benzer gerekçelerden olacak, sürekli lokanta değiştiriyordu.

Yücel Çiftçi’nin en son bulduğu iş, bir açıkhava kahvehanesinde garsonluktu.

Bu işi sevmişti ve uzun süredir işe keyifle gidip geliyordu. Ben de ondan iki yaş küçüğüm ve okuldan artan zamanlarımda yanına koşuyorum. Kahve geniş kaldırımı olan bir alandaydı ve masa sandalyenin tamamına yakını bu açık alana taşınmıştı.

Amcamoğlu kayırır, bana da arada çay verirdi.

Bir ikindi vaktiydi. Ben yine Yücel Çiftçi’nin çalıştığı kahvehaneye uğramış, bir kenara ilişmiş, çay verilir umuduyla bekliyordum.

Birden Abuş’un sesini işittim. Kulaklarıma inanamadım. Bu saatte lokantasında bulaşık yıkıyor olmalıydı. Yerimden fırlayıp sesin geldiği yere koştum. İkili yine kapışmıştı. Abuş, biraz da çevreden utandığı için çekimser davranan Yücel Çiftçi’nin yakasına iki eliyle yapışmış bas bas bağırıyor:

-Donumu ver ulaaan!

Herkes şaşkın, Yücel Çiftçi’nin yüzü utançtan kıpkırmızı kesilmiş. Abuş’un ağzından köpükler saçılıyor:

-Donumu ver ulaaan!

Yücel Çiftçi, yatıştırıcı ses kullanıyor ve onu ikna etmeye çalışıyor:

-Abuş, eve gidince çıkarır veririm; burada olur mu oğlum?

Abuş’un gözü dönmüş bir kere, gırtlağını yırtıyor:

-Şimdi vereceksin. Çabuk çıkar donumu, burada ver!

Müşteriler girdi araya, kahvehanenin sahibi geldi ricacı oldu. Abuş dinlemiyor:

-Çıkar ulan donumu! Hemen burada alacağım onu senden!

Çok uğraştılar, Abuş da yoruldu, siniri yatıştı, lokantasına döndü.

Meğer Abuş akşamdan bir don yıkayıp kuruması için dışarı asmış. Yücel de banyo yapmış, dışarda asılı temiz donu görmüş, almış, giymiş.

Abuş’a ait olduğunu bilse yine de giyer miydi, bilemem...

 

12

ŞEHRİ DAYI

Basma (tezek) keserek para kazanmaya çalışan yaşlıca bir amca vardı. Ona herkes Şehri Dayı derdi. Bu, gerçek adı mıydı bilmiyorum. Kısa boylu, içine kapanık, kedi yavrusu gibi sevimli bir dedeydi Şehri Dayı. Onu Rüstem Çiftçi’nin evinde parayla maraba olarak çalışırken de görmüştüm.

Alışıldık bir insan tipi değildi. Kimle karşılaşsa şakaya maruz kalırdı.

Şehri Dayının küsmesi meşhurdur, derlerdi. Ben hiç rastlamamıştım.

Bahar aylarındaydık sanırım, Hakkı Çiftçi’nin eşi Nezaket Abla basmaları (bir tür tezek) kestirme zamanının geldiğini, Şehri Dayı’yı çağırmak gerektiğini söyledi.

Her şey biz çocuklar için bir eğlence aracıydı, bu da bize bir oyalanma kapısı olmuştu.

Şehri Dayı omuzunda demir ağızlı bir bel olduğu halde çıkageldi.

Kırışık yüzü ve yamadan asıl kumaşı kaybolmuş giysileriyle alışılmadık bir görüntüsü vardı. Paçavra yığını bu adamın her hareketini izliyorduk. O, Nezaket Ablayla bir şeyler konuştu ve basmalara yöneldi. Basma, kış boyunca ahırlardan alınan hayvan dışkısının açık alanda yayılarak kurutulmasından meydana geliyordu. Kerpiç iriliğinde kesilerek önce olduğu yerde kurumaya bırakılıyor, sonra da birbiri üstüne yığılarak kalak yapılıyordu. Bu da bir tür tezekti ve bir sonraki kış için iyi yakacak olacaktı.

Çalıştığı sürece dibinden ayrılmamıştık Şehri Dayı'nın. Öyle ki bazen taciz bile etmiştik, kızıp kovalamıştı yanından. Bahçe çeperinin üstüne oturup onu gözhapsine aldık. Bir an önce küsmesini istiyorduk. Buna hiç tanık olmamış bizler için önemliydi bu.

Beklediğimiz olmadı. Şehri Dayı küsmedi.

Bizden 5-6 yaş büyük olan ve Ardaahan’da ortaokulda okuyan İsa Abi bizim derdimizi anladı. Fiko ile bana “Yemek zamanı bize gelsenize” dedi. Çağırmasaydı da giderdik zaten. Öğlen yemek vakti gelince Nezaket Abla kapı eşiğinden Şehri Dayı'ya hitaben bağırdı:

-Hadi buyurun yemeğe.

Fiko’yla ben herkesi sollayarak içeri daldık ve yer sofrasında baş köşeyi kaptık.

Nezaket Abla bizi alt kısımlara kovaladı. Olsun, biz Şehri Dayı'yla aynı masaya oturmuştuk, gerisi önemli değildi. Evin içi serin olduğu için Nezaket Abla sobayı yakmıştı. Bu yolla hem ev ısıtılıyor, hem de soba üstünde çay kaynatılıyordu. Şekerler o zamanlar Turhal’dı ve sobaya yakın tutulur, iyice kurumaları sağlanırdı. Nezaket Abla da bunu yapmıştı.

Yemek yendi, sıra çay içmeye geldi.

Şehri Dayı sobanın bir yanına sokuldu, İsa Abiyle biz de diğer yanında kaldık. Nezaket Abla hepimize çay, birer parça da kırtlamalık şeker verdi. Şehri Dayıya ise bir bez üstünde bir sürü kırık şeker ikram etti. İsa Abinin Şehri Dayı'nın şekerlerinde gözü kalmıştı, kıvranıp duruyordu.

Soba yandığından şekerlere ulaşmayı bir türlü başaramamıştı.

Sonunda Nezaket Ablanın olmadığı bir anı kollayıp bizi de siper aldı, yere yayılıp kolunu sobanın altından sokarak uzattı, Şehri Dayı'nın şekerlerine ulaşıp avuçladı. Tamamına yakınını kapmıştı. Yeni bir parça şeker almak için mendile uzandığında durumu anladı Şehri Dayı ve hemen elindeki bardağı yana bırakarak başını yere asıp kıpırtısız durmaya başladı.

Meğer küsmüş.

Nezaket Abla içeri girip Şehri Dayı'yı o konumda görünce durumu anladı.

Şehri Dayı dünyayla ilişkisini kestiği için sorulan hiçbir soruyu yanıtlamadı. Nezaket Abla kimin ne yaptığını sorduğunda keyifle İsa Abiyi ele verdik. Hemen İsa Abi evden kovuldu, kumaş üstüne eskisinin iki misli kırık şeker kondu, yalvarıldı yakarıldı ama Şehri Dayı kılını kıpırdatmadı.

Basmanın kesimi yarım kaldığı için Nezaket Abla sıkıntı içindeydi.

Gün ikindiyi geçtiği halde Şehri Dayı oturduğu yerden kalkmamıştı.

Akşama Hakkı Amca eve geldiğinde sönmüş soba yanındaki Şehri Dayı'yı gördü ve durumu anladı. Onu o gün kendine getirmenin olanağı yoktu. Koltuğuna girerek ayağa kaldırdılar, dışarı çıkardılar. Şehri Dayı özgür bırakılmış bir kuş gibiydi. Demir ağızlı belini omuzuna aldı, evine yollandı.

O gün onunla konuşmayı başaran olmadığını söylemişlerdi.

Ertesi gün gelmiş, biz yokken basmanın kalanını kesmiş, gitmiş.

 

13

BEŞİR EMİ VE REŞAT ÇİFTÇİ

Reşat Abi, Rıdvan Amcanın iki numaralı oğludur.

Bizden de sanırım 4-5 yaş büyüktür. Bu yaş farkının şimdilerde bir anlamı olmayabilir, fakat ilkokul öğrencisi olan bizler için ciddi bir sorundu. Reşat Abi, İsa Abi, hatta onlardan birkaç yaş büyük olan Adil Abi Ardahan’da ortaokulu okumuşlardı ve babalarımız onlara yetşkin muamelesi yapıyordu. Sorun ettiğimiz de buydu.

Reşat Abi, sesi güzel bir delikanlıydı. Özellikle davetlerde ve toplantılarda istek alır, radyo türküleri söylerdi. Beğenilmek yüzünü gülücüklerle doldururdu. Bir de, sanırım Rıdvan Amcadan geçmiş olacak, sürekli şakalar yapar, çevresindekileri gülmekten kırar geçirirdi.

Biz de ona çok gülerdik. Bu yüzden onu gördük mü bir şekilde yanına ulaşırdık.

Yayladaydık, yayla evlerinden 30-40 metre uzakta, Köroğlu Kayaları’nı gören yamaçta kuzularımızı güdüyorduk. Kısa süre sonra o yamaca kendi kuzularıyla Reşat Abi de geldi. Hemen çevresini sarıp şakalar yapmasını beklemeye başladık.

O da bu ilgiden memnundu.

Fakat durup dururken de şaka yapılmıyordu.

Israrlı bakışlarımız ve sırnaşmalarımıza dayanamamış olacak ki beklediğimizi yapmaya karar verdi. Şakanın konusunu da seçmiflti: Beşir Çiftçi.

Beşir Emi, kuzularıyla öteki yamaçta, Köroğlu Kayaları’nın güney tarafındaydı.

Bu sırttan bakınca, belki biraz da pustan olacak, kim olduğu seçilemiyordu ama Reşat Abi, onun Beşir Emi olduğundan emindi.

Yapacağı basitti. O küfredecek, adamcağız uzakta olduğu için duymayacak ve biz, büyük adamın yüzüne karşı küfür ettiği için güleceğiz.

-Bakın şimdi, nasıl küfür ediyorum, görün, dedi.

Biz, Reşat Abinin bu işi bağırarak yapacağını sanmıştıık. O sesini alçalttı ve yalnız bizim işiteceğimiz tonda haykırdı:

-Beşir Emiiii, ağzan osurem!

Tam biz gülmeye hazırlanyorduk ki onca uzaktaki Beşir Emi yanıt verdi.

-Osur Reşatcan osur. Osurmayan bir sen kalmıştın. Sen de osur, eksiğim tamam olsun!

Reşat Abinin yüzü kıpkırmızı kesildi, ne yapacağını bilemedi.

Bu olay bizi aylarca oyalamaya yetmişti.

Reşat Abi yokken bile birbirimize:

-Beşir Emiiii, ağzan osurem, diye bağırıyor,

-Osur Reşatcan osur, yanıtını verip kahkahalarla yerlere yatıyorduk.

Reşat Abi Ankara’ya yerleşmiş, şimdi torun sahibi.

Yanlış duymadıysam, Beşir Emi çoktan rahmetli olmuş, nur içinde yatsın.

 

14

KUKKİ, KUKKİ, KUKKİİİ

Kazım Abiye ait köy meydanındaki bakkalın batı tarafındaki evin bir boğası vardı. Bu boğanın yaz ortasında orada ne işi vardı, bilemiyorum. Evin Hacı ve Şavki Amcaların evine bakan arka cephesinde yığma taştan bir ağılı vardı ve simsiyah bu boğa oraya kapatılmıştı. İçeride sinirli hareketlerle dolaşan bu hayvan ara ara da alışkın olmadığımız türden sesler çıkarıyor, boynuzlarını çeperin siyah taşlarına vuruyordu.

Yayla zamanı olduğundan, köpekleri saymazsak, köydeki tek hayvandı.

Bizim Fiko, Hacı Amcanın oğullarından biri (belki de Cabo) ve ben hemen bu hayvanla ilgilenmeye başladık. Kısa zaman sonra büyükler bunu farketti ve boğadan uzak durmamızı, aksi halde başımıza iş açabileceğimizi söylediler.

Bu uyarılar bizi daha da kışkırttı.

Büyüklerin görünmediği anları kollayarak çepere dışarıdan tırmanıyor, hayvanı ses ve işaretlerle taciz ediyorduk. Bizi gören hayvan burnundan soluyor, ağılın içinde dört dönüyordu.

Zamanla bu da bizi tatmin etmez oldu.

Derken oradan geçen bir yaşıtımız bizi şöyle yönlendirdi:

- K u k k i i,  diye bağırın, iyice kudursun.

Bu fikir gerçekten de hoştu. Hemen üçümüz üç koldan bağırmaya başladık:

-Kukki, kukki, kukkiiiiii!

Sırrı neydi, bilmiyorum, bu sesler boğayı müthiş etkilemiş, çileden çıkmasına neden olmuştu. Üstümüze üstümüze geliyor, çepere çarpıp duruyordu.

Hayvanın sanki gözleri kızardı, ağzından köpükler saçılmaya başladı.

Son bir hamleyle kendini çepere öyle bir vurdu ki, yığma taş duvar yarı beline dek yıkıldı. Her birimiz bir tarafa kaçmaya başladık. Boğa boynuzlarını doğrultmuş arkamızdan geliyordu.

Gürültüler dükkandaki büyükleri dışarı döktü.

Ben aralarından sıvışıp bakkaldan içeri daldım. Fiko ve (belki de) Cabo ne yapıtı, nasıl kurtuldu, bilmiyorum.

Büyükler toplandı, urganlar, zincirler alındı ve hayvan avı başladı.

Ertesi gün Kazım Abinin dükkanına giderken çeperin uzağından dolaştım. Yine de dayanamayıp başımı uzatarak boğayı inceledim.

Sakindi ve sanki beni tanımamıştı.

Bu işime geldi ve içim rahatlamış bir şekilde alışverişimi yapıp evime döndüm.

 

15

RADYOYA DOKUNMAK

Biz ilkokul öğrencileri teknolojiyle ilk Kazım Abinin bakkal dükkanında tanıştık.

Okul çıkışı ilgimizi çekti, köy meydanı erkeklerle doluydu. Koştuk, sokulduk, neler olduğunu anlamaya çalıştık. Dükkan çok geniş değil, hem çocukların, hem de büyüklerin bir kısmı dışarıda kaldı. Amcaoğlu olmam ayrıcalığından olacak içeriye girip tezgaha yanaşabilen şanslı çocuklardan biriydim.

Tezgahın üstünde 30x30 cm büyüklüğünde, 20 cm yüksekliğinde pırıl pırıl parlayan bir ahşap sandık ve yine pırıl pırıl parlayan, ahşap sandığa tutturulmuş sarı metalden iri ve çukur bir sahan duruyordu.

Herkesin hayranlığı onaydı.

Sonra köyümüzden yetişmiş babam yaşlarında bir öğretmen geldi, sandığın yan tarafına küçük metal bir kulp taktı, çevirdi. Çevirme süresince gırrrç gırrrç sesleri bize dek ulaşıyordu. Sonra bir çantadan simsiyah disk şeklinde bir levha çıkarıp sandığın üstüne yerleştirdi. Bir de ucu dikiş iğnesine benzer hareketli bir kolu bu siyah diskin üstüne yatırdı.

Herkes sustu, durmadan dönen kara disk tıpkı insanlar gibi saz çalmaya başladı.

Sarı sahanın içinde sanki biri vardı ve saza eşlik ederek türkü söylüyordu:

Derdimi söylesem derin dereye,

Doldurur dereyi düz olur gider.

Aşık Veysel’miş söyleyen, çok sonraları öğrendim.

Gramofon o gün tekrar sır olup gitti, ama büyüsü asla zihnimizden silinmedi.

Tam buna alışıyorduk ki bir de baktık Hacı Amcanın bakkal dükkanının dama yakın bir yerinde ağzı açık bir teneke kutu. Bu kutu da içinde insan varmış gibi türkü söylüyor.

Meğer Hacı Amcanın oğullarından biri Ardahan’dan radyo alıp babasına hediye olarak getirmiş. Hacı Amca bu pilli aleti tezgahına, elinin altına yakın bir yere koymuş, komşular da dinlesin diye Vita tenekesinden bir hoparlör ağzı yaptırıp içine de hoparlör yerleştirerek dükkanın dışına asmış.

Bir zaman o duvarın dibinden ayrılamadık.

Sonraları içeri girip radyoyu görme şansı da elde ettik.

Büyükler ‘acans’ dinlemek için belli bir saatte Hacı Amcanın dükkanında toplanırlardı. Haberler başlamadan önce radyoda türkü çalardı, yaşlılar da sessizce ve keyifle onu dinlerlerdi.

Fakat bir sorun vardı. Türkü söylenirken ses bir alçalıyor, bir normale dönüyordu. Büyükler bunun nedenini tartışlır olmuştu. Sonra kim olduğunu anımsayamadığım birisi noktayı koydu:

-Adam ayakta bir o yana bir bu yana yürüyerek türkü söylüyor ya, alçalma yükselme ondandır. Bakın, adam bize doğru geliyor, sesi net duyuluyor, bakın sırtını döndü öte tarafa gidiyor, bizden uzaklaşıyor, haliyle sesi alçalıyor, az duyuluyor.

Bu açıklama herkese çok mantıklı gelmişti.

Acans dinlenir, Hacı Amca radyonun topaç kadar iri düğmesini geri itip radyoyu kapatır, herkes evine dağılırdı. Biz çocuklar bir türlü dükkandan çıkmak istemezdik.

Tüm hevesimiz, bir kez olsun radyoya dokunmak, onun topaç gibi düğmesini dışa doğru çekip çalmasını sağlamaktı.

Kim bilir, belki istesek Hacı Amca bize izin verirdi, ama buna bir türlü cesaret edemezdik.

Bir gün babam Hacı Amcanın bakkalından bir şey almam için beni gönderdi.

İçeri girdim, siparişi söyledim, Hacı Amca istenileni verdi, parayı aldı, kasaya yerleştirmeye başladı.

Çevreme baktım, ikimizden başkası yok. Yani beni yakalayan olmaz. Tüm cesaretimi topladım, kasayla uğraşmakta olan Hacı Amcanın dalgınlığından yararlanıp radyoya yanaştım ve topaç gibi düğmesine dokunup dışarı doğru çektim! Radyo kıyametleri koparmaya başlayınca kendimi kapıya doğru attım. Eve gelinceye değin de durmadım.

Babam telaşıma bir anlam verememişti.

Yaz ayıydı, birkaç gün evden hiç çıkmadım. Kimse de şikayetçi olmadı.

Müthişti, o yaz ‘radyoya dokunmuş adam’ olmanın keyfini doya doya yaşadım.

 

16

KUMPUR

Ne zaman Ortaköy’e insek dayılarımı ve Şedevan Köyü’nü anımsarım.

Nedense bizim köyde, Dedegül’de patates tarımı yapılmazdı. Oysa dayılarımın birkaç kilometre ötedeki köyü bu işte ustaydı.

Dayılarım her yaz sonu patates hasatı için annemi çağırırlardı. Babam da bizimle gelirdi bazen. Davet bizim işgücümüzden yararlanmak için değildi. Dayımların babaları erken yaşlarda, anneleri de herkes çocukken ölmüş. Evin direği en büyük kardeş olduğundan annem olmuş. Dişli bir kadındı annem, kardeşlerini elaleme muhtaç etmemek için var gücüyle çalışmış, ağzının içinde büyütmüş hepsini. Onun için bir bakıma anne yerine koyarlardı annemi. Bu davet biraz da ablalarını, manevi annelerini köylerinde ağırlama bahanesiydi.

Gittik mi patates tarlasına girer, gün doğumundan gün batımına aralıksız çalışırdık. Yaşlı, genç, çocuk hepimiz o tarlada olmaya can atardık.

Evleri köyün ortasındaydı İsrail Dayımın. O, oğanların en büyüğü idi ve diğer oğlanlar Zonguldak Kilimli’deki kömür ocaklarına çalışmaya gittiğinden (emin değilim, küçük kardeş Emirşah henüz gitmemiş olabilir) anne ve babadan kalan koskoca evde tek aile oturuyordu. Tarlalar da onun icarına kalmıştı.

Köy yerinde ne denli olursa o denli keyfi yerindeydi.

Büyük bir tahta ambarı vardı evin giriş bölümünde. Biz gidince ardına kadar açardı. Tereyağı, peynir, kaymak ne istersen vardı ve sınırsız kullanıma açıktı.

Böyle yapmasına annem çok kızardı.

Nasıl kızmasın? İsrail Dayımın yalancılığı kadar bonkörlüğü de dillere destandı. Tanıdık kimi görürse kolundan tutar eve alır, yedirir içirir, cebine harçlık koyar gönderirdi. Maddi gücü bu bonkörlüğü kaldıracak cinsten değldi, ev halkını bu yüzden çok mağdur ettiği bilinen bir şeydi.

İşi öyle abartırdı ki bazen, amcasının kızı ve birkaç yaş büyük de olan eşi Şerife Abla çileden çıkar, söyleyenler doğru aktarıyorsa eğer, bir sopa alıp köy meydanında kovalarmış onu. Dayım Şerife Ablaya el kaldırmayı düşünmemişti hiç. Çünkü o hem karısı, hem anası, hem de akrabasıydı.

Bonkörlük kusuruydu, ama o da Zonguldak’ta kömürde çalıştığı için ciğerleri iyi durumda değildi. Nefes alış verişi alçak tondan çalınan ıslık sesine benzerdi. Şerife Abla bu yüzden ona bir abla şefkatiyle yaklaşırdı. O da Şerife Abla kızıp eline sopa aldığında bir küçük kardeş utangaçlığıyla köy meydanına kaçar, kendisini koruyacak saçak, insan arardı.

Bir keresinde dayıma para vermiş, Ardahan’a entarilik kumaş almaya göndermiş Şerife Abla. Yakınlarının düğünü olacak, dikip orada giyecekler. Dayım yemin billah, kimseye bir şey ısmarlamayacağına söz vermiş, almış parayı gitmiş

Gidiş o gidiş, bir türlü gelmek bilmiyor.

Bir gün, iki gün, üç gün... Şerife Abla Ardahan’dan dönenlerin yolunu kesip dayımı soruyor herkese.

-İyi, iyi, sağlığı yerinde, deyip geçiyor hepsi.

Düğün günü çıkıp geliyor. Tabi eli boş.

Kızılca kıyamet kopuyor.

Meğer dayım Ardahan’a varınca uzun zamandır görmediği ahbaplarına rastlıyor ve “Sizi ağırlamadan bırakmam” diye ısrar ediyor. Daha ilk günden elindeki parayı lokantalarda konuk ağırlamada bitiriyor. Aklı başına geldiğinde dizlerini dövüyor ama olan olmuş. Fakat bir türlü Şedevan’a, eve gelemiyor. “Şerife beni keser” diyor, başka bir şey demiyor.

Büyükler araya girip Şerife Ablayı yatıştırıyorlar. Konu kapanıyor.

Bunun için annem kardeşinin ambar kapısını böyle ardına kadar açık tutmasına kızıyordu.

İsrail Dayım bu, dikiş tutar mı?

Biz çocukların patates tarlasında çalışmaya böylesine istekli olmamızın nedeni bu dayımdı.

Daha patateslerin ilk yumruları göründüğünde koşar gider, çalı, çırpı, odun ne varsa getirir, tarlanın mezarlığa bitişik duvarının dibinde yalımları minare kadar yükselen ateş yakar, kor halini alması için sağından solundan körüklemeye başlardı.

Ustasıydı bu işin, odunlar yanar ve dev bir çember şeklinde kor otururdu zemine. Çok fazla yaklaşamazdık biz, sıcaklık yüzümüzü yalar, tenimizi kızartırdı. Dayım etkilenmezdi bundan. Sevdiği iri ve güzel patatesleri bu korların en uygun yerlerine gömer, bize kumpur yapardı.

Dayımların köyünde patatese kumpur denirdi.

Onlar ara ara kartol da derdi. Ama en az patates denirdi.

Kumpurlar közün altında piştikçe “tısss tısss” sesler çıkarırdı. Bu sesler, ortası yarılıp içine tereyağı ve yeşillenmiş göğ peynir basılarak tatlandırılmış hallerinin müjdecisiydi. Dayım patatesleri közlerin içinden çekmeye başladığında annem işini bırakır, dayımı tahta kaşığı da elinden alarak yağ ve peynir kolapalarının (ahşap kasnaktan yapılmış derin kap) başından kovardı.

Bu bizim hiç hoşumuza gitmez, homurdanırdık.

Çünkü annem malzemeyi tadımlık koyardı.

Oysa dayıma “Koy koy, daha koy” dedikçe kumpurun içini yağ ve peynirle tepeleme yığardı. Öyle ki daha kumpurun yarısına gelmeden parmaklarımızın arasından sıcak tereyağıları akmaya başlardı.

Patates hasatı yaklaşık bir hafta sürerdi. Bu süre içinde kumpur yemeye doyardık. Dönerken bir çift öküzün çektiği iki tekerlekli kaşka arabamızın arkasını çuval çuval patatesle doldurur, bizi öyle yolcu ederdi dayım. Daha Şedevan’dan çıkıp Maniyok çeperlerine geldiğimizde bir sonraki yılın kumpur şölenini özlemeye başlardık.

İçimiz burkularak geride kalan ve giderek küçülen Şedevan Köyü’nün düz damlı evlerine bakardık.

Yapacak bir şey yoktu. İnsan uyanınca rüya bitiyordu.

Babam yeniden Kırşehir’e, Gölhisar Köyü’ne göçme kararı aldı.

Ben o zamanlar ilkokul sonuncu sınıftaydım. Kumpur şenliğini anımsadığım kadarıyla iki güz yaşadım.

İstanbul’da, Ortaköy’de gördüm yıllar sonra bu yiyeceği.

Bir adı, bir de içine konan birkaç malzeme benziyor dayımın kumpurlarına bu kumpirlerin.

Eksik olan, o sıcaklık, insan sıcaklığıdır.

 

17

YALAN USTASI İSRAİL DAYIM

İsrail Dayım dayılarımın en büyüğü.

Ortanca dayımın adı İsmail, küçüğünün ise Emirşah.

Emirşah da kömürde çalıştı. Galerilere en az inen işçiydi, ciğerleri de o oranda az etkilendi. Elektrikçiydi, gereksinim olmadıkça labirentlere inmezdi. İsmail Dayım ise bildiğim kadarıyla birkaç yıl çalışıp İstanbul’a gelmiş. Onda kömürden kaynaklanan ciğer sorunu yoktu. Oysa abisi İsrail Dayı›m nefes darlığı içinde uzun bir ömür geçirdiği halde ilk kaybettiğimiz İsmail Dayım oldu.

Dayılarımın ilginç özellikleri vardı.

Büyük dayım İsrail çok yalan söylerdi. Ortanca dayım İsmail, kellesini kessen yalanı ağzına almazdı. Küçük dayım Emirşah ise yalan söylememek için çok direnir, ama dayanamaz, sözlerinin içine pembe olanlarını sıkıştırırdı.

İsrail Dayım, örneğine az rastlanır türdendi.

Annemle ne zaman karşılaşsalar çoluk çocuğa karışmış İsrail Dayım uzun bir nasihat faslından kurtulamazdı. Aralarında özetle şu diyaloglar geçerdi:

-Oğlum İsrail artık yalan söyleme, ayıp oluyor, utanıyorum.

-Bacı (abla demektir), vallaha artık söylemiyorum

-Ulan oğlum, bak gene yalan söylüyorsun!

Dayımın yalan söylemesinin boyutu öyle büyüktü ki çocukları bile anlattığı öykülerin tek birine dahi inanmazdı. Bir Allah’ın kulunun bile inanmadığı palavraları insan ısrarla nasıl anlatır? O, sanki ortada bir şey yokmuş gibi anlatmaya devam ederdi. Öyle ki yaşça büyükleri çekinmez ve sözünü keserek, ‘yeter İsrail, yalan dinlemekten kulağımız şişti, bize de acı oğul,’ derlerdi. O, ise hiç istifini bozmadan bildiğini okurdu.

Annem onun yalancılığının Elet Dayısından geçtiğine inanırdı.

Annemin, dolayısı ile dayımın dayıları iki kardeşmiş. Şedevan Köyü’nde otururlarmış. Babam onların anne tarafından akrabamız olduğunu söylerdi. Diğerinin adı da Eflet. Elet Dede yalan söyleyen, Eflet Dede ise ağzına yalan almayan olanı. (Dilerim adları ters söylemiyorumdur.) İsrail ve İsmail dayılarımda olduğu gibi.

Ben dayımlara kumpur yemeye gittiğim yıllarda Eflet Dede çoktan ölmüştü.

Elet Dedeyi ise bir gölge netliğinde anımsıyorum. Çünkü Dedegül’de evimizde adı sıkça geçerdi ve benim için bir tür masal kahramanıydı. Kumpur şenliğinde bize uzaktan selam verip camiye, namaza gitmişti. Namaz sonrası döneceğine söz verdiği halde gelmemişti. Annem,

-Dayım namaza giderken bile yalandan vazgeçmiyor, diyerek tepkisini göstermişti.

Elet Dedem gençliğinde de çılgın biriymiş.

Babası sürekli arkasını toplarmış, baş edemezmiş. Yalan söylediği kadar söylenen yalanlara da kanarak iş görürmüş.

Birçok gülünç öyküsünü anlatmışlardı.

Aklımda kalan en net serüveni yaklaşık şöyleydi:
Bir gün poşalar (bölgenin çingeneleri) atları, eşekleriyle Şedevan’a uğramışlar. Hayvanlar harmanlıklarda yayılıyormuş. Elet Dedem hemen atlarla ilgilenmiş ve beygirin birine müşteri olmuş. Çevreden yetişip poşa atı almamasını öğütlemişler, poşa atı köpeklere alışkın olur, kurttan kendini sakınmaz, ayrıca yüke vurulmuş attan hayır gelmez, binek atı olmaz diye. Fakat satıcı poşa atını öyle bir pazarlamış ki, Elet Dedem komşuların onca yasaklamasına karşın ahırdan bir düve vererek atı satın almış.

Birkaç gün sonra babası olayı öırenmiş. Dedem,

-Ama baba, çok güzel yorga gidiyor, diye savunmuş atı.

Babası da yanıt olarak oğluna o an şu dörtlüğü söylemiş:

 

‘Aşağı gider ırgalar

‘Yukarı gelir yorgalar

‘Müjdeler olsun kargalar

‘Elet size bir at aldı’

 

Babasının söylediğinin gerçekleşmesi için bir hafta yetmiş. Kurtlar Elet Dedenin yorga atını kırlarda parçalamış, leşini kargalar didiklerken bulmuşlar.

İsrail Dayım huyunu bu dayısından almışmış. Ömrü onunki gibi bitmek bilmeyen yalanlar ve yukarıda anlatılan serüvenlerle geçti.

O dönemlerde erkekler köyden ve kent sınırlarından ancak askerlik görevi için çıkardı. Kadınların büyük çoğunluğunun Ardahan’ı bile göremeden öldüğünü bilirim.

Savaş sonrası dönemdi ve kıtlık vardı.

Ankara, İstanbul, Erzurum gibi kent merkezlerine gitmek bir sorundu. O kentlere gitmek için taşıtlara para veriliyordu. Masraf bununla da sınırlı değildi, kentte kimse kimseyi Tanrı misafiri olarak ağırlamıyordu, gırtlağından geçen her lokma için etek dolusu para alıyorlardı. İnsanlar inanmıyordu ama, Allah’ın suyunu bile parayla satıyorlardı.

Dayım için bunların hiçbir önemi yoktu.

O çeker ahırdan bir sığırı Ardahan mal pazarına sürer, ucuz-pahalı demeden satar, parayı koynuna koyup doğruca otobüs garına giderdi. Hangi büyük kente gideceği o anki keyfine bağlıydı.

Döndüğünde de gördüklerini, karşılaştıklarını uzun uzun anlatırdı.

Dinleyenler bıkar, “Yeter artık” derlerdi, durdurabilene aşkolsun.

Birinde Ankara’dan gelmiş, şunları anlatıyormuş:

Ankara’nın sosyete sokaklarında dolaşırken yanında siyah renkli çok güzel bir makine (otomobil) durmuş. Arka kapı açılmış, içeriden bir adam çıkıp kendisine doğru gelmeye başlamış. A, bir bakmış Adnan Menderes! Heyecanlanmış. Menderes yanına yaklaşıp onu kucaklamış ve demiş ki:

-Yahu İsrail, Ankara’ya geliyorsun da bana uğramıyorsun, kalbim kırıldı vallaha. Sana hiç yakıştıramadım.

Otobüsten yeni indiğini, uğrayacağı bazı önemli makamlar olduğunu, ona da bir ara uğrayacağını söylemiş.

Adnan Menderes işin fazla üstünde durmamış,

-Gel demiş, düğüne davetliyim, birlikte gidelim.

Onu arkada yanındaki koltuğa almış, düğün evine varmışlar.

Ev sahipleri evlerine başbakanın geldiğine çok sevinmişler, fakat İsrail Dayımı görünce havalara uçmuşlar. Bu ilgiden dolayı Adnan Menderes biraz mahzun olmuş ama ne yaparsın, yapacak bir şey yokmuş.

Sedirlere, şiltelere oturmuşlar, yerlere siniler konmuş. Tavuk mu dersin, et mi dersin, süt mu dersin, her şey gani. Yemişler, içimişler. Sıra, adet olduğu üzere konukların boşalan sinilere para atmasına gelmiş. Herkes kesesine davranmış. Yoksullar iki buçuk kuruş, beş kuruş atıyormuş. Bakmış, Menderes on kuruş atmış. Bunun altında kalmak olur mu? Asılmış cüzdanına, kaptığı gibi sarı yirmi beş kuruşluğu sininin ortasına fırlatmış. Adnan Menderes alı al, moru mor.

Benim tanık olduğum bir yalanını da aktarmalıyım:

Biz Nuray’la yeni evlenmişiz, Şişli, Hanımefendi Sokak’ta üç katlı eski bir evin ikinci katında kiracıyız. Bir telefon geldi, İsrail Dayım Ardahan’dan gelmiş, beni de görmek istiyormuş. Küçükköy’deki teyzemin evindeymiş, gelsin beni alsın demiş.

Kırmak olmaz, atladım dolmuşa, gittim.

Karısı Şerife Abla da yanında. Uzun yıllardır görmüyordum, ikisi de eni konu yaşlanmışlar. Okuldan yeni mezun olduğumuz yıllar, arabamız yok. Mecburen minibüsle getireceğim Şişli’ye.

İndik durağa, orta sıralarda yer bularak, Fatih’e giden bir minibüse bindik, sakin sessiz yol aıyoruz. Yollar bir hayli bozuk, hatta bazı bölümleri toprak. Bir ara karşıdan otobüs geldi, dar yolda birbirlerine sürtünmeden geçmek için bizim taşıt manevralar yaptı. Çevrede de yayalar var. Minibüsümüz iyice sağa çekilince bir yayaya tomponuyla hafifçe dokundu. Yaya modern giyimli bir kadındı ve sendeleyerek yere düştü, sinirlendi, cıyak cıyak bağırmaya başladı. Olayı göremeyen diğer yolcular ne olduğunu bize sordular. Dayım hemen atıldı ve konuşmaya başladı.

Anlattığı yaklaşık şöyleydi:

Bizim minibüs sıkıştırınca tekerlek kadııncağızın uzun eteğini kapmış, çevresine dolayıp sarmaya başlamış. Kurtulamayan kadın da etekle birlikte birkaç kez tur atararak yerlerde sürünmüş. Şu an suratı dağılan kadını hastahaneye yetiştiriyorlarmış. Kurtulup kurtulamayacağı şüpheliymiş.

Şerife abla dışında hepimiz şoktayız.

Dayım konuşurken zavallı kadın etlerini sıka sıka bir hal oldu, ama dayımı durduramadı.

O arada durmuş olan minibüse bir yolcu daha bindi. Şok içindeki yolcular kadının durumunu sordular. O da:

-Canım bir şey yok, kadının elbisesi biraz tozlandı, o kadar. Bağırması, sosyetesi bozulduğu için. Yürüdü gitti, dedi.

Bizdeki konukluğu bitince Gültepe’deki kardeşi İsmail Dayımın yanına gittiler.

Bir hafta sonra hatırını sormak için Gültepe’ye, yanına gittim. Görür görmez
ayağa fırladı ve beni şahit göstererek konuşmaya başladı:

-Aha, Sürmeli de geldi! Sorun ona, bakalım yalan mı söylüyorum? Tekerleğin kadının eteklerini nasıl sarıp yerden yere çaldığını bir de o anlatsın.

Gülen gülene, aldırdığı yok. Ciddi ciddi onu onaylamamı bekliyor.

İmdadima Şerife Abla yetişti. Beni sarıp sarmaladı, mutfağa götürdü.

Geçen yıl Ardahan’da, Şedevan’da babadan kalma o evde rahmetli olmuş.

Nur içinde yatsın.

 

18

DÜRÜSTLÜK ABİDESİ İSMAİL DAYIM

Annem babamla evlenip bizim köye, Dedegül’e gelin gelince, Şedevan’da başsız kalan çocuk yaştaki kardeşler bir hayli bocalama geçirmişler. Kimisi evlenmiş, kimisi köyü terk ederek kendisi için yeni yurtlar aramaya başlamış. 

İsmail Dayım o zaman on altı, on yedi yaşında.

Önce Zonguldak’a, Kilimli’ye gidip kömür ocaklarında işe girmiş. Kömür pis, ağır iş, bir türlü ısınamamış, bir iki yıllık çalışmadan sonra ayrılmış oradan ve İstanbul’a, köyden komşusu ve çocukluk arkadaşlarının yanına, Gültepe’ye gelmiş.

İlkokul üçüncü sınıftan terk, kim iş verecek?

Ahbapların evinde yatıp kalkıyor bir süre.

Sonra Kağıthane’nin kuzey ucunda, dağın eteğinde kurulmuş olan, bugün bulunmayan Topel Tuğla Fabrikası’nda iş buluyor. Vasıfsız işçi, ama bu, onun rüyasında göremeyeceği denli güzel bir iş. Aldığı maaşla ev alamaz, ama evlenip yuva kurmak için önemli bir güvence.

Biz o yıllarda Dedegül Köyü’ndeyiz, ben ilkokul son sınıftayım.

Beş altı ay çalıştıktan sonra evlenmeye karar veriyor. Bunun için Ardahan’a, ablasının, yani annemin yanına geldi. Kış ayıydı, dışarıda fırtına vardı. Her sabah babam sokağa ulaşabilmek için karı küreyerek tünel açmak zorunda kalıyordu.

Dayım kendince takım elbise giymişti, sırtında köye göre oldukça şık bir palto, başında Erzurum tiftiğı ve ellerinde içi kar beyazı tüylü eldivenler vardı. Annem dayımı böyle şehirli şıklığı içinde görünce öyle bir sevindi ve gözyaşı döktü ki ailecek kalp krizi geçirmesinden korktuk. Onu en çok, nasırları silinmiş, köylülere oranla akça tenli elini kar beyazı eldivenden çıkarışı etkilemişti.

Bizim evin kuzeyinde kalan çeşmenin karşısında, köyün içinden geçen çayın öte yakasında ve Rüstem Amcaların evinin kuzey arkasında kalan evdeki genç kızla evlendirilmesine karar verildi. Bu kızın adı Nadime idi. Nadime Abla, Rıdvan Çavuş'un anne tarafından torunuydu. Yani bize uzaktan akrabaydı. Haberciler gidip geldi, dayımın İstanbul’da işçi olması da etkili oldu, o kış nişanlandılar.

Sanırım bahar ayıydı, dayım yeniden geldi, evlendiler.

Biz Dedegül’de kaldık, dayım Nadime Ablayı alıp İstanbul’a geri döndü.

Yıllar sonra hayallerimi süsleyen Gültepe’ye gelebildim.

Ben dayımı İstanbul’da oturuyor sanırdım, o meğer, İstanbul’un dışladığı bir semtte, hemşerileriyle birlikte Ardahan vadisinde yaşıyormuş. Üstelik de Gültepe’nin kuzeye bakan yamacında kurulmuş mahallenin tek katlı, iki odalı bir gecekondusunda kiracıydı.

Kısa sürede onun için böylesinin de ne büyük bir nimet olduğunu farkettim.

Dayım inatçı bir adamdı, bir söylediğini başını kesseniz bir daha geri almazdı. Böylesine inatçı bir adamın bir de dürüst olduğunu düşünün. Uzaktan çekici gelebilir, birlikte yaşayınca bir hayli sıkıntı veriyor.

Kendince solcuydu dayım, işçinin örgütlü olmasından yanaydı.

Topel Tuğla Fabrikası’na sendika girince ilk üye olanlardan biri olmuştu. Onu severlerdi sendikacılar ama ciddi işlerden de uzak tutarlardı. İlkokul üçten terk olduğu için aktif görev vermezlerdi. Her eylemde başı çektiği için de kendilerinden sayar, kollar, ayrıcalıklardan yararlandırırlardı.

O zamanlar sendikaların gücü vardı.

Toplu sözleşmelerden hatırı sayılır kazançlarla kalkarlardı başkanlar. Maaş dışında ikramiye, yakacak, gıda, çocuk yardımı sıradan kazançlar durumundaydı. Bir de Topel işçileri ayakkabı alımını kabul ettirmişti patrona. Yılın belli bir ayında Beykoz Kundura’dan yıllık alım yapılıyor, ayakkabılar özenle üyelere dağıtılıyordu. Bu iş için her yıl sendikanın belirlediği kişilerden bir heyet oluşuyor, fabrikaya gidip hazırlanmış yüzlerce çift ayakkabıyı teslim alıp geliyordu.

Hatırı sayılır bir paraydı Beykoz Kundura’ya ödenen.

Son bir yıl sendikaca oluşturulan dört kişilik heyete, birkaç kuruş sebeplenir umuduyla İsmail Dayımı da dahil etmişler. 

Heyet gitmiş, kunduralar sayılarak alınıp kamyona yüklenmiş.

Sıra, fabrika sorumlularıyla sendika sorumlularının teslim tutanağını imzalamasına gelmiş. Dayım bakmış, tutanakta, aldıklarının bir misli fazla ayakkabı adedi yazıyor.

“Ben bu kadar ayakkabı almadım, imzalamam!” diye tutturmuş.

Şaşırıp kalmışlar.

Sendikadan arkadaşları kenara çekip yalvarmışlar, direnirsen batarız, diye. Çünkü bütçelerini buradan alacakları açıktan gelecek paraya bağlamışlar. Yakacak, çocukların okul masrafı, düğün, nişan gibi...

Nuh demiş, peygamber dememiş.

Bakmışlar bunun inadını kırmak olanaksız, tutanakları yırtıp yenisini hazırlamışlar. Kimse bir kuruş alamadığı için o kışı oldukça sıkıntılı geçirmişler.

Sendika bir daha dayıma sıcak davranmadı.

Fabrikanın işleri de kötüye gidiyordu, ilk işten çıkarılan dayım oldu.

Allah'tan erken emekli olmuştu da büyük sıkıntılar çekmedi.

Sabah Gazetesi'ndeydik sanırım.

Başından geçen bir sürü şanssızlıktan söz etti. Bir de yaklaşık otuz yıl her hafta hiç aksatmadan Milli Piyango bileti aldığını, amorti dışında para kazanamadığını söyledi. Koleksiyon işleri yapan bir arkadaşım vardı. Seri piyango biletlerine oldukça yüksek paralar ödendiğini söylemişti. Dedim ki

“Eğer o biletleri atmayıp biriktirdiysen asıl büyük ikramiyeyi şimdi kazanmış oldun.”

“Nasıl?” diye sordu.

Koleksiyonculardan ve seri bilet koleksiyonundan söz ettim.

Çok kızdı bana. İkramiye çıkmamış bileti satmanın ayıbını anlattı.

Adamların zaten bunu bildiğini, biletleri de bu yüzden aldıklarını söyledim, aklına yatmadı. Zaten her hafta sonunda boş çıkan biletleri yırtmışmış.

Bundan sonra çıkmayan biletleri saklamasını rica ettim.

Yaklaşık beş yıllık aradan sonra ne yaptığını sorduğumda, her hafta bilet aldığını, ikramiye çıkmadığını ve biletleri yırttığını söyledi. Durumu anlattığımı, beş yıllık serinin de iyi para edeceğini söydeğimide yine sinirlendi:

-Çıkmamış bileti satacak kadar adi bir adam mıyım ben?

Bir o kadar yıl daha yaşadı ve aldığı biletleri yırtmayı sürdürdü.

*

Dayımın dürüstlüğü ve inatçılığı başıma çok iş açmıştır.

Erken yaşta saçları döküldü ve başı Demirel’inki gibi çıplak kaldı. Fakat o Demirel gibi davranmadı ve saçsızlığını dert etti, saklama gereği duydu. Kısa güneşlikli bir kasket edindi ve onu iç mekanda da dış mekanda da başından hiç çıkarmadı. Öyle ki arkadaşları onunla, banyosunu da kasketiyle yapıyor, yatağına da kasketiyle giriyor, karısıyla da kasketiyle sevişiyor diye alay ederlerdi. Kızar, küplere binerdi, yine de bildiğinden şaşmazdı. 

Genç emekliydi, emekli maaşı kiraya, çocukların geçimine ve genel giderlere yetmiyordu. Çocukların yaşı küçüktü, eve para getirecek konumda değillerdi. Çalışmak istiyordu. Gücü yerinde olduğu için de ona iş bulmak zor değildi. Gel gör ki iş istiyordu ama başındaki kasketi çıkarmak istemiyordu.

O zamanlar Dinç Bilgin İzmir’den İstanbul’a gelmiş, yeni bir gazete çıkarma girişiminde bulunmuştu. Gazeteyi kuran kadro içinde ben de vardım, birici sayfa karikatürlerini çizecektim. Bu proje hayata geçti ve ben de kadrolu olarak çalışmaya başladım.

Gazetenin ilk binası Mecidiyeköy’de büyük karakolun arka sokağındaydı.

Tavuk yemeyi çok severdi dayım. Aşçıyla ahbaptık, mönüde tavuk olduğu haberini o gün bir şekilde bana ulaştırır, dayımı çağırmamı söylerdi. Ben de onu çağırırdım. Her seferinde sevdiği yemekle karşılaşması onu mutlu eder, benim etkenimden habersiz, hayatta bir tek ikram ettiğim bu yemek işinde şansının güldüğünü söylerdi.

Gazetenin başında Güngör Mengi vardı.

Bir gün odasında sohbet ederken dayımdan söz ettim ve onun aşağıya, matbaa bölümüne alınması ricasında bulundum. Güngör Abi o dönem Dinç Bilgin’den sonraki en üst adamdı. Kırmadı, matbaa bölümünün müdürünü arayıp durumu anlattı, dayımı görüp uygunsa işe almasını söyledi.

Müdürle de selamlaşırdık, iyi niyetli, yardımsever bir adamdı. 

Dayımı çağırdım, geldi, müdürün kapısına dayandık.

İçeri gireceğiz, şapkasını çıkarmasını rica ettim.

“Olmaz!” dedi.

Olmaz dediyse İsmail Dayımı geri döndürmek olanaksızdı, biliyordum.

Şapkayı başından kapmak istedim, havada yakaladı. Dayı-yeğen müdürün kapısı önünde güreşircesine didişiyoruz. Baktım olacak gibi değil, şapka başında içeri girmesine razı oldum. Müdür, odasına başta şapkayla girmesinden hoşlanmadı. Kibar davrandı, çay söyledi, bizi ağırladı ve işe alınma konusundaki fikrini açıklamadan bizi yolcu etti.

Elbette ki dayımı bu haliyle istememişti.

Ertesi gün müdürün yanına bodrum kata indim. Beni görünce sıkıntı içinde kaldı. Açık konuştu. Diyecek bir şeyim yoktu.

Dayımdan bir tanıdığa daha sözetmiştik.

Avukatlık bürosu gibi küçük bir yerdi çalıştığı yer. Getir götür işi için adama gereksinimleri varmış,

“Dayını gönder işe alalım” dedi.

İçeri girerken bir kez olsun şapkasını çıkarmasını rica ettim, hatta yalvardım. İşe gir, sonra alıştıra alıştıra takarsın dedim. Sesini çıkarmadan gitti. Ertesi gün arkadaşımız telefon etti ve dayımı işe alamayacaklarını söyledi. 

İşsizlikten canının yandığını biliyordum, öyle ki bazı aylar borçla yaşıyordu. İşsizliğe razıydı, şapkasını bir kez olsun çıkarmaya razı değildi. Başımdaki bu soruna bir türlü çözüm bulamamıştım.

Bir gün yemekhanede matbaa müdürüyle aynı masaya yan yana oturduk.

Adam dayımı reddetmekten dolayı mahcuptu. Dayımı gerekirse şapkalı haliyle işe alabilirdi, fakat yeni genel müdür olan genç Ercüment Beyden çekiniyordu. Çünkü adam hatır gönül dinlemekten uzak biriydi. Benim dayım olması bile onun şapkalı haliyle işten atılmasını engelleyemezdi. Adam haklıydı.

Sonra birden bir şey geldi aklına, dayımı işe almanın yolunu bulmuştu.

Onu bodrumun da altındaki bobinlerin ve boya bidonlarının olduğu karanlık ve izbe bir yer için işe alacaktı. Hiçbir işçi o lağım kokulu yeri istemiyordu. Eğer dayım da kabul ederse bu iş olurdu.

Söyledim, tartışmasız kabul etti. 

Şapka için düşündüğü çözüm de şöyleydi:

Dayım kendi kasketiyle gazeteye gelip aşağıya inecek, çalışma alanına inmeden önce cebinde sakladığı boyacı şapkasını tuvalette kasketiyle değiştirecek, öyle işbaşı yapılacaktı. Ercüment Müdür onu boyacı şapkasıyla gördüğünde sorun edemezdi, çünkü gerçekten boyalardan dayım sorumlu olacaktı.

Ben gazeteden ayrıldım, dayım beş altı yıl o mahzende çalıştı.

Bir gün genç Ercüment Müdür gazete içinde genel teftişe çıkmış, hiç adeti olmadığı halde dayımın bulunduğu pis kokulu kata inmiş. Kendince yapılmasını istediği işlerin talimatını vermiş. Bunların içinde kağıt bobinlerinin yerinin değiştirilmesi de varmış.

“Dayı, bobinleri de şu bölüme koymanı istiyorum” demiş.

Dayım,

“Olmaz Ercüment Bey, orası uygun değil” diye karşı çıkmış.

Adam koskoca genel müdür, uygun ya da değil, ne karışıyorsun, uygula, yanlışlık görülsün, düzeltilsin. Hayır, dayım inadında ısrar etmiş, olmaz, oraya istiflemem Ercüment Bey, demiş.

Ercüment Bey de

“Yarın tekrar geleceğim, bobinler istediğim yerde olmazsa işine son veririm” demiş, çıkıp gitmiş.

Tabi ki dayım istenileni yapmamış. Ertesi gün Ercüment Bey sırf onun için bodruma inip bizzat kendisi talimatını takip etmiş. Dayımı kovmuş.

Kovulduğu halde hala sözünde ısrar ediyormuş dayım:

-O bobinlerin oraya taşınması uygun değil Ercüment Bey!

Artık pes ettiğim için bir daha ona iş aramadım. O da son yıllarda çalışmaya istekli değildi zaten. 

Çalıştığım yerlerde onu tavuk yemeye çağırmayı sürdürdüm.

Bir kez sanırım Cağaloğlu’ndaki kendi grafik büromuza uğradı. Doktordan geliyormuş. Kalp rahatsızlığı olduğu ortaya çıkmış. Kontrol altına alınmış, ilaçları yazılmış, bir de kriz anları için dil altı tableti verilmiş.

Bir gün sabah kalkıp doktora kontrola gitmek istemiş. Kızı Nevin,

“Baba, işim yok, ben de seninle geleyim” demiş.

“Olmaz, gerek yok” demiş dayım.

Kız inadını kıramayacağını bile bile ısrar etmiş.

Olmaz da olmaz demiş. Çaresiz onu yalnız başına göndermişler. Beş dakika geçmeden mahalle arasında bağırtılar yükselmeye başlamış. Dayım evden yüz, yüz yirmi metre uzaklaştığı sırada kriz gelmiş. Dil altı hapı kutusunu çıkarıp kapağını açmış, fakat birini dilinin altına koyamadan yere yığılmış.

Kurtaramadılar.

Bana göre bu dürüstlük abidesi insan, inadı yüzünden hayatından oldu.

Ne de çok severdim kendisini, canım dayım benim, arkasından da konuştum, beni affetsin ve yattığı yerde mutlu, rahat uyusun.

gel-git / gel-git

kitre / gum

sanatcilar / artists
  sf: 1  2  3  4  5  6  7
Neden Herkes Listede?

tarih / history

iletisim / contact

ev / home


k
öksal ç
iftçi /artist-CV
 

tEPE / tOP