tartışma

cetisim / contact

karikatür

ev / home

 

Telif Yasası Kimi Korur,
Yaratıcısını mı, Sahibini mi?

Köksal ÇİFTÇİ
koksalciftci@hotmail.com

Giriş

Hep kuram hep kuram, o da bir yere kadar, aynı temayı işlemek bazen insanda kabak tadı keyifsizliği yaratıyor. Kararım kesin, bu kez eski deyimle nafakamız, yeni deyimle günlük ekmek paramız üstüne kafa yoracağım ve hukuksal uygulamalardan doğan endişelerimi meslektaşlarımla paylaşacağım.

Yaptığım bir tür dertleşme sayılsın.

Sanırım 90’lı yılların ortalarıydı. Çevre karikatürleri çizmekten hoşlanan çok yakın bir arkadaşım, Sincan Belediyesi’ne dava açmış. Gerekçelerinde haklı. Çünkü söz konusu kurum, arkadaşımın işlerinin kopyalarını alarak belediye tanıtımında kullanmış: Broşür yapmış, el ilanı bastırmış, afiş ve billboard olarak kent duvarlarına astırmış.

Ne izin alma, ne de emeğinin karşılığını ödeme söz konusu.

O yıllar, sinema ve müzik emekçilerinin 1951’de oluşturulmuş Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun elden geçirilerek çağdaşlaştırılması için çabalarını yoğunlaştırdığı yıllar. Herkes mevcut yasanın Avrupa Birliği düzeyine çekilmesi yanlısı. Eğer yasa söylenen düzeye çekilirse yaşamını çizimle sürdüren bizler de bundan nasibimizi alacağız. Bu nedenle sinema ve müzik emekçilerine destek veriyoruz.

Değişiklik için 1983’te ilk olumlu adım atılmış, bazı maddeler değiştirilerek iyileştirilmiş. Önemli adım 1995’te atılıyor ve yeni değişiklikler yapılıyor. Bu, umut verici gelişme. Nitekim, işin arkası geliyor ve 2001 ve 2004 arasında mevcut yasada köklü değişiklikler yapılıyor. Son olarak 2008’de -bilgisayar suçları eklenerek- ceza yasaları güncelleniyor ve Avrupa Birliği’nin hukuk düzeyine ulaştırılıyor.

Yanılmıyorsam sözü edilen dava, 1995’in estirdiği o umut rüzgarının etkisiyle açılmış.

Kanıtlar toplanıyor, mahkeme dosya harcı yatırılıyor, ücreti ödenerek avukat tutuluyor, dilekçe yazılıyor, dava başlıyor.

Arkadaşımın içi rahat: Öyle ya, her şey ortada ve görsel. Kazanılması ne kadar sürer ki!

Dava uzadı, 2000’li yıllara sarktı.

Kısacası 2001’deki Avrupa Birliği’ne uyum yenilemesi pek bir işe yaramadı ve (belki 35. maddenin ‘alenileşmiş eser’ hükümleri işletildi) arkadaşım davayı kaybetti. Onca giderine bakılmaksızın, ondan mahkeme masrafını ödemesini istediler. Ödemiyor ve hapse atılacak olsa bile ödemeyeceğini söylüyor.

Bu olay bende dönüm noktası oldu ve Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na kuşkuyla yaklaşır oldum. İş o boyuta geldi ki, ben artık bu yasanın yaratıcı sanatçıyı değil, sanat eserine şu veya bu yolla sahip olmuş mal sahibini koruduğuna inanmaya başladım.

Yazacaklarıma bir göz atın ve doğru olup olmadığına siz karar verin.

*

İki noktanın altını çizmek isterim:

1- Ara ara sözü edilen Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu maddelerine gönderme yapıyor olmam, konuyu hukuk açısından tartışıyorum anlamına gelmemeli. Bu yazı, bir sanat insanının kendisini ve meslektaşlarını ilgilendiren yasa maddelerini değerlendirişi olarak okunmalıdır. Şunu iyi bilirim ki hukuksal inceleme bilimsel yöntem ister, bu da meslekten hukukçunun görevidir, benim gibi sanat eğitimi almış bir emekçinin değil. Bu bakımdan haddimi aşmamaya olabilecek en yüksek özeni gösterdiğimin bilinmesini isterim.

Bu nedenle hukuksal girişimde bulunmak niyetinde olan sanatçıların, benim yazdıklarıma itibar etmemelerini, konuyu mutlaka bir uzman hukukçuya taşımalarını öneririm.

2- Aşağıda yazılanlarla kimseye olumlu ya da olumsuz bir telkinde bulunmak niyetinde değilim. Amacım kişilerin aklını çelmek ve yasal haklarını kullanmaktan caydırmak değil,  duruma ayna tutmak. Bu yasayla hangi olanaklara sahip olduğumuzu ve hangileri için yasanın yetersiz kaldığını göstermeye çalışmak. 

Bu nedenle, hak kaybına uğradığını düşünen meslektaşlarımın -söylediklerimde haklılık payı olsa bile- özgür iradelerini kullanarak karar vermelerini isterim.

I

Yasanın Mantığı ve İşlerliği

a- Sanatçı ve Sahiplik

Yasa koyucunun, ne denli iyi niyetli olursa olsun, elinden başkası gelmez. Çünkü kapitalist sistemde yaşıyoruz, yasaların da sisteme uygun hazırlanması gerekir. Yani sistemle sanatçı arasındaki uyum, bu yasalarla sağlanır.

Sistem kapitalist olduğundan sanatsal üretimlere birer ticari mal gözüyle bakma zorunluluğu vardır. Telif kavramı da zaten para konusunu içermektedir ve eserin kullanımından doğan sanatçı hakkını işaret eder. Bu yüzden bir sanat eserinin alım-satımı hakkında hüküm verebilmek için doğaldır ki o eserin bir sahibinin olması gerekir. Mevcut yasa da zaten ilk önce onu tespit ediyor.

Bu bağlamda bizim Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’muz Madde 8’de der ki:

‘Bir eserin sahibi onu meydana getirendir.’

Fazla yol almadan araya gireyim.

Hani, Tanzimat’tan beri basın için ‘Matbuat kanun dairesinde serbesttir, sansür edilemez.’ denir. Bu madde, Cumhuriyet döneminde ‘Basın hürdür, sansür edilemez’ diye yinelenerek yürürlükte tutulduğu halde basın tarihimiz nasıl sansür tarihi olmuşsa, ‘Bir eserin sahibi onu meydana getirendir.’ yasa maddesi de benzer kaderi paylaşmaktadır.

Şimdi konumuza geri dönelim:

‘Bir eserin sahibi onu meydana getirendir.’ ifadesi -basın sansür edilemez ifadesi gibi- ilk bakışta son derece koruyucuymuş gibi görünmektedir. Öyle ya, yasa bir resmin, bir şarkının, bir senaryonun sahibi, onu yapan, besteleyen ve yazandır, diyor. Bundan daha açık bir ifade ve yasal koruma olabilir mi?

Bundan kuşkuluyum.

Yasa tümcesini yaşamın başka bir alanına uygulayalım, bakalım nasıl bir görüntü verecek.

Yasa maddesi şöyleydi:

‘Bir eserin sahibi onu meydana getirendir.’

(Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, Edisam, 2004.

Ayrıca son değişiklikleri görmek için bak:

http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/957.html)

Bu maddeyi şöyle değiştirmeyi deneyelim:

‘Bir çocuğun sahibi onu doğurandır.’

Bir anne için sanki çocuğu bir malmış gibi onun sahibi olması kavramı beni rahatsız etti. Sizi de etmiş olmalı.

Bir anne, bir çocuğun yalnızca annesidir.

Sanatçının eseri karşısındaki durumu da böyledir. Yani, sanatçı, yarattığı eserin -tuhaf gelebilir ama- annesidir, sahibi değil.

Bir başka türlü söylersek, annelik, doğayla uyumlu, insan merkezli, sahiplik ise meta merkezli bir tanımlamadır. Sistem, metayı muhatap almaktadır.

Sistem sanatçıyı sahiplik konumuna indirgedikten sonra ticaret hukukunu devreye sokmaktadır. Artık ortada bir sanatçı yoktur. Yapılan ticarette bir satıcı ve bir alıcı vardır.

Çağdaş sanat bazen birkaç sanatçının ortaklığıyla üretilmektedir. Bu nedenle bir eserin birden fazla sahibi bulunmaktadır.

Yasa bu durumu da göz önüne almıştır ve Madde 10’da şöyle demiştir:

‘Birden fazla kimsenin iştirakiyle vücuda getirilen eser ayrılmaz bir bütün teşkil ediyorsa, eserin sahibi onu vücuda getirenlerin birliğidir.’

Madde 10’un  devamını okuyalım ve sanatçının taşındığı son noktayı görelim:

‘Birliğe adi şirket hakkındaki hükümler (ticaret hukukuna gönderme kç) uygulanır.’

Yasa karşısında artık siz sanatçı değil, bir araya gelip ortaklık  kurmuş küçük esnafsınız.

Bu indirgenme sizi hak kaybına götürür.

Örnekleyerek açmaya çalşalım:

Diyelim üç usta sermaye ve emeğini birleştirerek ayakkabı üretimi atelyesi kurdu, adi ortak oldular. Ürettiklerini sattıklarında sorunları biter. Çünkü satılan ayakkabı giyildikçe gün gün eskir, ticari açıdan değer kaybına uğrar, bir iki yıl sonra ise beş para etmez hale gelir.

Oysa birkaç sanatçı birleşip film yaparsa ve satarsa, film, alanın elinde gün gün ticari değer kazanır. Eskimediği gibi yıllar içinde fiyatı sürekli artar. En son antika olur ve kimsenin değer biçemeyeceği noktaya ulaşır.

Bu birbirine zıt iki disiplini aynıymış gibi algılayıp adi ortaklık düzeyinde çözme girişimini ne hukukla, ne de akılla bağdaştırabiliyorum. Bağdaştıran var mı, bilmem.

b- Sanatçı Sanatçı Kalmalı

Sistem kapitalist ve yasalar sisteme uygun yazılmak zorunda, bunu biliyoruz. Fakat, sistem değişikliği olmadan, bu sistem içinde farklı tanımlama ve uygulama olamaz mı? Ben olabileceği inancındayım. Örneğin, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun az önce anılan 8. maddesi -yasa yapım tekniğine uymasa da- sistemi zorlamadan şöyle düzenlenebilirdi:

‘Eser, sanatçının yaratısıdır. Yaratı ürün konumuna indirgenemez. Nasıl bir anne dünya var oldukça çocuğunun annesi olarak kalacaksa, eser de dünya var oldukça sanatçının yaratısı olmayı sürdürecektir. Eser, bu bağlamda satılamaz, sanatçının izniyle ücret karşılığı el değiştirir; tıpkı bir annenin oğlunu fabrikaya işçi vermesi gibi. Esere sahip olan, eseri yaratan sanatçıdan daha fazla hakka sahip olamaz. Satın alan kişi, söz konusu eseri sanatçının istediği tarzda korumaya zorunludur. Satın alan kişi eseri -ilk alımdan daha ucuz olmamak kaydıyla- bir başkasına satabilir. Bu satış yapılırken mal sahibi sanatçının yazılı olurunu almalıdır. İlk alımdan pahalıya satılan bu eserden yüzde on oranın altına düşmemek kaydıyla sanatçıya net pay verilir. Bedel ödemesi banka aracılığıyla yapılır. Vergiler sahibe ait olur. Bu hak, sanatçı ölene dek sürer. Mirasçılar ise eser her satıldığında yüzde beş oranının altına inmemek kaydıyla pay alırlar ve ödeme yine banka aracılığıyla yapılır. Sanatçı sergi açacağı zaman sahip olan  kişi eseri yaratıcısına tartışmasız -ama geri almak kaydıyla- teslim eder. (17. madde buna değinmiş gibidir; şöyle: Eserin tek ve özgün olması durumunda eser sahibi, kendisine ait olan tüm dönemleri kapsayan çalışma ve sergilerde kullanmak amacıyla, koruma şartlarını yerine getirerek iade edilmek üzere eseri isteyebilir.) Eser uygunsuz yerlere asılamaz, çalınamaz, gösterilemez. Eserin özensizlik yüzünden zarar görmesi halinde sahip, sanatçıya o günkü piyasa bedelinin yarısını öder.’

Aslında önerimizin yarısı 2004 yılında tadil edilmiş 45. maddesiyle ve daha sonra Bakanlar Kurulu Kararıyla yaşama geçirilmişe benziyor. Bu sevindirici, darısı önerimizin diğer yarısının başına, diyelim.

2006’da çıkmış söz konusu kanun hükmündeki kararnamenin içeriği özetle şöyledir:

‘MADDE 1 -(1) Mimari eserler hariç olmak üzere ..güzel sanat eserlerinin asılları ile eser sahibinin kendisinin sınırlı sayıda meydana getirdiği veya ..eser sahibi tarafından imzalanmış ..özgün eser olduğu kabul edilen kopyaları ile ..el yazısıyla yazılmış eserlerinin asıllarından biri, eser sahibi veya mirasçıları tarafından bir defa satıldıktan sonra, koruma süresi içinde, bir sergide veya açık artırmada yahut bu gibi eşyayı satan bir mağazada veya başka şekillerde satış konusu olarak el değiştirdikçe, bu satış bedeli ile bir önceki satış bedeli arasında açık bir nispetsizlik bulunması halinde, her satışta, satışı gerçekleştiren gerçek veya tüzel kişi tarafından eser sahibine, o ölmüşse ..yasal mirasçılarına ve eşine, bunlar da yoksa ilgili alan meslek birliklerine bedel farkı üzerinden aşağıda belirtilen oranlarda pay ödenir:

a) Birbirini takip eden iki satış arasındaki farkın % 50 ile % 100 arasında olması durumunda farkın % 10'u.

b) Birbirini takip eden iki satış arasındaki farkın % 101 ile % 200 arasında olması durumunda farkın % 9'u.

c) Birbirini takip eden iki satış arasındaki farkın % 201 ve üzeri olması durumunda farkın %8'i.

(2) Bedeli 5000 YTL'yi aşmayan satışlar pay verme borcundan muaftır.’

(Kaynak: http://www.resmi-gazete.org/)

c- Parayı Koyan, Sanatçının Önüne Geçer

Tekli sahiplilikte alıcı/sahip, sanatçıyla yüz yüzedir. Eğer arada menajer yoksa eserin bedeli -ressamda olduğu gibi- doğrudan yaratıcısının eline geçer. Bu daha az sorunlu bir durumdur.

Birçok sanat dalında çoklu sahiplik esastır. Örneğin bir sinema eseri oluşturmak niyetindeyseniz, başka disiplinlerin ürettiği değerlere gereksiniminiz var demektir. Senarist metni yazar, bir başkası diyalog yazar, yönetmen her şeyin başıdır, müzisyen özgün müzik besteler. Tümü toplanır ve tek bir sinema eseri oluşturulur. Bu nedenle sahipler de çokludur.

Söz konusu yasa, 9. maddesini bu önemli sorunu çözmek için ayırmış; şöyle:

‘Sinema eserinde; yönetmen, özgün müzik bestecisi, senaryo yazarı ve diyalog yazarı, eserin birlikte sahibidirler.’

Sanki tespit doğru da yasal tanımlamada bir eksiklik var gibi.

Biz, yönetmeni, senaryo yazarını ve müzik bestecisini önemsiyoruz. Listede olmayı hak ediyorlar. Bunlar bir film için olmazsa olmaz yaratıcılar. İyi de bu ortaklıkta gerçek sanatçı olan oyuncu neden yok? Sanat yönetmeni sıradan set işçisi midir? Dekor-kostüm yaratıcısı marangoz-terzi olarak mı değerlendiriliyor? Kameraman şipşakçı mı?

Yasa koyucu şöyle düşünmüş olabilir:

‘Kameraman yalnızca yönetmenin gösterdiği şekilde tespit yapar, bağımsız davranış göstermesi, yönetmenin istemediği görüntüyü çekmesi söz konusu olamaz. Oyuncu, yönetmen ne isterse onu oynamak zorundadır, keyfi, özgün hareket edemez. Dekor-kostümcü zaten hem senaryonun gerektirdiği görseli oluşturur, hem de yönetmenin zihninde oluşan kostümü hazırlar, mekanı kurar. Bu durumda onlar yaratıcı sanatçı değil, icracı sanatçı konumundadırlar.’

Eğer böyle bakılacaksa senaristin ve diyalog yazarının da yönetmen karşısındaki konumu oyuncuyla aynıdır. Kim, her senaryo yönetmen değişikliği olmadan yazıldığı gibi çekilmektedir, diyebilir? Diyaloglar yönetmen müdahalesiyle hep yeniden yazılmaz mı?

Deniliyor ki, icracı sanatçılar 80. maddeyle koruma altına alınmışlardır.

FSEK’in söz konusu 80. maddesi yaklaşık 6 sayfa. Bu madde ağırlıklı olarak müzikle ilgili icracılardan sözetmektedir. Altı sayfada tek sözcükle bile oyuncudan bahis yoktur. Yani oyuncu, kameraman, sanat yönetmeni, dekor-kostümcü icracı sanatçı olarak bile koruma altına alınmış değildir.

Bu madde bile sanatçıdan çok, parayı koyanı, yapımcıyı özenle koruma gayreti içindedir.

İlginçir, sanatçı olmayan tek kişi de odur!

*

Yönetmen, senarist ve müzisyene dönelim.

Yasa metnine bakan, hiç olmazsa bu emekçilerin hakkının korunduğunu sanır.

Durum hiç de öyle değil.

10. maddenin 2001 yılında aldığı ek, onları bu haktan mahrum etmektedir ve herkesin tepesine, parayı koyan yapımcıyı taşımaktadır.

Söz konusu ek madde şöyle:

‘Birden fazla kimsenin iştiraki ile vücuda getirilen eser, ayrılmaz bir bütün teşkil ediyorsa bir sözleşmede veya hizmet şartlarında veya eser meydana getirildiğinde yürürlükte olan herhangi bir yasada aksi öngörülmediği takdirde birlikte eser üzerindeki haklar eser sahiplerini bir araya getiren gerçek veya tüzel kişi tarafından kullanılır.’

Kimdir bu gerçek ve tüzel kişi?

Yasa bu konuda ayrıntıya girmemiş. Fakat yasanın tümüne baktığınızda, dolaylı da olsa, karşınıza yine yapımcı çıkmaktadır.

d- Birkaç Ayrıntı Daha

Madde 16’nın 2001’de eklenen bölümü, gerçekten sanatçıyı korur nitelikte.

Aynen aktarıyorum:

‘Eser sahibi, kayıtsız ve şartsız olarak yazılı izin vermiş olsa bile şeref ve itibarını zedeleyen veya eserin mahiyet ve hususiyetini bozan her türlü değiştirilmeleri menedebilir. Menetme yetkisinden bu hususta sözleşme yapılmış olsa bile vazgeçmek hükümsüzdür.’

Yasa, sanatçıyı sanatçıya karşın korur niteliktedir. Buna ben şapka çıkarırım.

Örneğin, bir genelev patronu bir şarkıcıdan kendini saklayarak beste alsa ve onu işyerinde sürekli çalsa ne olur? Olasılıkla o şarkı ve şarkıcı bir süre sonra genelev şarkısı ve şarkıcısı olmakla damgalanır.

Davaya bakmakla Fikri ve Sınai Haklar Mahkemeleri görevli. Sanıldığından fazla sanatçı bu tarz mağduriyetler nedeniyle dava açıyor ve büyük çoğunluğu kazanıyormuş.

Yasada baştan güçlü caydırıcılık hükümleri yok. Kişi suç işliyor, cezasını alıp parasını ödüyor ve suç işlemeyi sürdürüyor.

Damgalanmış bir sanatçının uğradığı yaşamsal zararı hangi para telafi edebilir?

*

Madde 18 şöyle düzenlenmiş:

‘Mali hakları kullanma yetkisi münhasıran eser sahibine aittir.’

İyi de diyelim kişi kitap yazdı. Bunun yayımlanması, dağıtılması ve parasının tahsil edilmesi gerekiyor. Kaç yazar bunun altından kalkabilir? Mecburen yayımcıya gidecektir. Bilinir ki yayımcı bir sözleşmeyle neredeyse yazarın tüm mali haklarını elinden almaktadır.

Bundaki suistimali önlemek için yasanın devamına ekleme yapılmış, şöyle:

‘Bir eserin yapımcısı veya yayımcısı, ancak eserin sahibi ile yapacağı sözleşmeye göre mali hakları kullanabilir.’

Sözleşme yapmış bir sanatçı yukarıdaki metnin  yayımcı için bir anlam ifade etmediğini bilir. İmzayı atarsınız, kendinizi patronun merhametine bırakırsınız.

O size yüzde 10’un altında bir pay önerir. Aslında bu iyi bir orandır. Ne var ki ipler yayımcının elindedir ve size vereceği paranın miktarını o keyfince belirler.

Konuyu, yaşanmış bir olayı ad vermeden aktararak örnekleyelim:

Ünlü bir yayımcı, yazarının adı nedeniyle ortanın üstünde satış yapacağını bildiği bir öykü kitabını basar. Kitap dağıtımcıya verilmek üzere depoda beklerken yayımcı yazarı çağırır ve ona eserinden 3 bin adet bastığını ve kitabın 5 TL’den satışa sunulacağını söyler. Bütün masrafları, vergi payını, dağıtımcı bedelini ve genel giderlerini kitapların tümü satılmış gibi kazançtan çıkarır, elde kalan paranın yüzde 10’unu bir çek üstüne yazarak yazara uzatır. Yazar, söylenen sayıda basılmış kitabın 5 TL’lik satıştan tüm haklarını peşinen aldığını beyan eden sözleşmeyi imzalar.

Yazar ertesi gün çekini bozdurmak için bankaya giderken semt kitapçısına uğrar ve eserinin dağıtılıp dağıtılmadığını kontrol eder. Eser dağıtılmıştır, fakat fiyatı yayımcının söylediği gibi 5 TL değil, 10 TL’dir.

Elde Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu var.  Hak kaybına uğrayan yazar bu yasanın hangi maddesi gereği dava açacak?

*

Yine ünlü yayımcılarımızdan birisi için şunlar söylendi:

‘Kaldırım korsanlığı başlayınca dağıtımcıya yüzde 50 pay vermek yerine, yazarlarının kitaplarından fazla basarak korsana verdi.’

Rakiplerin çıkardığı bir söylenti olabilir, fakat hiç de mantıksız değil.

Yasa var ama içinde söz konusu yayımcıyı engelleyecek yasa maddesi yok.

 

II

Açılan Davalar-Alınan Sonuçlar

a- Dava Kazanan Sanatçı Var mı?

Onca zamandır bu işlere kafa yorarım, kulağım söylenenlerdedir, bugüne dek telif davası açıp kazandığını belgeleyen tek bir sanatçıya rastlamadım.

Kazanan yok mudur?

Bilemiyorum, belki vardır.

Girişte anlattım, bir arkadaşım dava açtı ve kaybetti. Hem de olmayan bir gerekçeyle.

Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 27. maddesi açık ve net söylüyor:

‘Koruma süresi eser sahibinin yaşadığı müddetçe ve ölümünden itibaren 70 yıl devam eder. ..Sahibinin (sanatçının denmek isteniyor kç) ölümünden sonra alenileşen eserlerde koruma süresi ölüm tarihinden sonra 70 yıldır.’

Bu, şu demektir:

Sanatçı, yaşadığı sürece eseri üstünde tam hak sahibidir. Ancak ölümünün üstünden 70 yıl geçerse sanatçının eseri kamuya mal olur ve hiç kimse bu eserin kullanımından pay isteyemez. Örneğin, Ömer Seyfettin öleli 90 yıl olmuş. Yasa uyarınca yayımcılar 20 yıldır bu yazarın eserlerini kimseye pay ödemeksizin basabilmektedirler.

Oysa arkadaşımın kaybetme gerekçesi, eserlerinin kamuya mal olmuş olmasıdır. Sanırım 35. maddenin ‘alenileşmiş eser’ hükümleri işletilmek istenmiş. Tuhaf olan, arkadaşım yaşıyor ve henüz kendisi 70 yaşında bile değil. Yaşayan bir kişinin eseri nasıl kamuya mal olabilir, anlamış değilim.

Bir başka arkadaşımın karikatürlerle oluşturulmuş İstanbul haritasını bir konfeksiyon firması izinsiz olarak eşarplara basmış. Dediler ki bu arkadaş dava açmış, kazanmış, 10 bin dolar bedel almış. Duyunca meraklandım, bürosuna gittim. Dava açmadığını, firma yetkilileriyle konuştuğunu söyledi. Firma, eşarpları özel bir etkinliğe sunduğunu, kabul ettirdiğini, para aldığını, eğer dava ederse işlerinin bozulacağını ve komitenin bu nedenle verdiği parayı geri isteyeceğini anlatarak kendisine sözü edilen 10 bin doları hiç tartışmasız vermiş.

Yani ortada kazanılmış bir dava yok.

Bu yazıyı yarılamışken bir meslektaşım ortak e-posta grubumuza bir ileti gönderdi. Yıllar önce çocuklar için oyuncak maketler yapmış, bir gazete bu maketleri promosyon olarak dağıtmış. Anlaşması olmayan bir başka gazete, izin almaksızın ve telif ödemeksizin söz konusu maketleri alıp kullanmış. Arkadaşımız gazete hakkında dava açmış. Beş yılın sonunda davayı kazandığını müjdeliyor. Ne var ki gazete ve yayın grubu davayı bir üst mahkemeye taşımış.

Dilerim üst mahkeme davayı onaylar. Bozarsa arkadaşımı bir 5 yıllık masraf ve bekleme daha bekliyor.

Adliyeyle ilişkili bir tanıdığım, Kalem’deki raflarda duruşma sırasını bekleyen 2001 yılından kalma  dava dosyaları gördüğünü söyledi!

Bunu da mahkemelerin yüküne verelim.

b- Mahkeme Masrafları Ne Tutar?

Baştan söyledim, kimseye dava açıp açmaması konusunda telkinde bulunmuyorum. Yalnız gördüğüm kadarıyla sanatçıların pek çoğu, bir avukat tutarak ve savcılığa dilekçe vererek sonuca gidilebileceği yanılgısı içindeler. Amacım bu konumda olan meslektaşlarıma teknik bilgi vermek, yürürlükteki yasayla kendilerini nelerin beklediğini bilmelerini ve hazırlıklı olmalarını sağlamak.

Saymaya başlayalım:

1- Avukat tutacaksınız ve dava bitinceye dek ona anlaşmanız doğrultusunda para ödeyeceksiniz. Yaklaşık 1000 TL ile işe başlarsınız. Unutmayın, davalar en az 5 yıl sürüyor, 10 yıl sürenini duymuşluğum vardır.

2- Davanın açılabilmesi için adliyeye belli bir miktar para yatırmanız gerekmektedir. Yanılmıyorsam 10.000 TL’lik bir davanın başvurma harcı 183.28 TL. Buna bağlı olarak tanık dinlenmesi gerektiğinde kişi başına ortalama 25 TL ve bunların posta masrafları için de bir o kadar ücret ödemeniz gerekmektedir. Bu da toplam yaklaşık 250 TL demektir.

(Aşağıdaki bağlantıyla siz de harç hesabı yapabilirsiniz:

 http://www.hukuki.net/hesaplama/davamasrafihesaplama.php)

3- Davanın ilerleyen aşamalarında yargıç, bilirkişi raporuna gereksinim duyar. Teknik konu olduğu için bu tür davalarda genellikle sizinle aynı sanattan biri ya da sanat eğitimcisi, hukukçu ve mali müşavir olmak üzere 3 bilirkişiye görev verilir. Her bilirkişinin aldığı ücret (2010 yılında) 500 TL’dir. Bir rapor çıkması için 1500 TL para ödemeniz gerekebilir. Yargıç bilirkişi heyetinden ek rapor isteyebilir, bu da kişi başı ortalama 100 TL’den 300 TL tutar. Bilirkişilere itiraz edilirse ve yargıç yeni bilirkişiler tayin ederse hazırlıklı olun, tüm bu masrafları sil baştan yapmanız gerekecektir.

4- Davanın görünen- görünmeyen pek çok masrafı olur. Bunun için de 5 yıl için bir 500 TL ayırmanızda yarar var.

5- Eğer davayı kaybederseniz devlet sizden ayrıca mahkeme masraflarını ve karşı tarafın ödediği avukat ücretini isteyecektir.

6- Davayı kazanırsanız zarara uğramazsınız, çünkü yaptığınız masrafın tamamına yakınını karşı taraf size öder. Avukatınızın ücreti buna dahildir. Ayrıca talep ettiğinize yakın bir para da alabilirsiniz. Bazı davaların çok sembolik miktarlarla sonuçlandığını da unutmamanız gerekmemektedir.

Kısaca söylersek, dava açmak size uygun geliyorsa, risk etmeniz gereken en düşük miktar, toplam 3000-4000 TL arasındadır.

Buna ortalama 5 yıllık avukatlık ücreti dahil değildir. Miktarını bir avukata sorup öğrenin, genel giderin üstüne ekleyin.

Belki moral bozucu ama gerçek bu.

Yasanın sizi koruduğuna inanıyorsanız,  risk yok, korkmayın, davanızı açın.

III

Çözüm Önermek Olası mı?

Bunun kesin çözümü sosyal devletten geçer. Oysa günümüzde bu tür örgütlenmenin izi bile kalmadı. Onun için önerilerimizi yeni sisteme göre oluşturmak zorundayız.

a- Yasalardaki Tanımlar Düzeltilmeli

Yukarıda değindik, başta Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 8. maddesindeki ‘bir eserin sahibi onu meydana getirendir.’ tanımı hatalıdır ve sanatçıyı zora sokar durumdadır.

Eğer tanım vazgeçilmez ise sanatçının sahipliğinin sınırları genişletilmelidir. Örneğin eser bir başkasına satılsa bile eserin tasarruf hakkı yine sanatçıda kalmalıdır. Üçüncü kişiye satılan eserden sanatçı önemli bir pay almalıdır.

Girişte söylenenler burada da geçerlidir.

b- Telif Hakları İçin Aykırı Öneri

Benim önerim kitap üzerinden olacak. Bu öneri -sorunu çözecek öneme sahip görülürse- bazı tadilatlarla diğer sanat dalları için geliştirilebilir. Önerinin amacı, korsanı engellemek ve sanatçının telif hakkını iş mahkeme aşamasına taşınmadan koruma altına almaktır.

Önerim genel hatlarıyla şöyle:

1- Yayımcının tek taraflı hazırlayıp imzalattığı telif sözleşmesini bakanlık hazırlasın ve bu sözleşmeye ek madde ekleme hakkı yalnızca sanatçıya ait olsun. Sanatçı, yayımcı ve dağıtımcı ile birlikte üçüncü eşit ortak olsun. Yani elde edilen kazanç üç eşit parçaya bölünsün ve yayımcı, sanatçının parasını ürün dağıtıma verildikten sonra banka aracılığı ile ödesin.

2- Eserin kaç adet basıldığını, kaç adedinin satılabildiğini ve satışın sağlıklı hesaplanabilmesini garantilemek için bakanlık, zorunlu kıldığı bandrolun içine kitabın ve yazarın adını koyarak sorunu çözsün. Yürürlükteki bandroller 10 Kuruştan satıyor. Amacı farklı. Kullanım ciddiyeti de yok. Kaldırım korsanındaki kitapta bandrol gördüm, nasıl aldığını sordum, ‘abi, bakanlık başvuran herkese veriyor’ dedi.  Örneğin yayımcı A kitabı için aldığı bandrolü B ve C kitabı için de kullanıyor. Kitap adı ve yazar adı bu bandrol içine konmalı ve yayımcıya sayıyla verilmeli. Böylece bir kitap için alınan bandrolün bir başka kitap için kullanılmasından alıkonulmalı. Yazar, hak takibini buradan yapmalı. Yayıncı, örneğin 5 bin bandrol aldıysa ve bunun 3 binini sattıysa takip bu bandroller üstünden elektronik olarak yapılmalı. Bakanlık hakem olmalı. Kim hangi kitap için ne kadar bandrol aldı, ne kadarını sattı, ne kadar banrol elinde kaldı, kolayca anlaşılabilir. Kimse kimseyi aldatamaz.

3- Kitaplara keyfi fiyat konması da ayrı bir sorun. Yayımcı, bastığı eserleri çoğunlukla maliyet üstünden değil, kendi muhasebesi üstünden fiyatlandırıyor. Bunu önlemenin de basit bir yolu var. Bakanlık şöyle bir caydırıcı yol izleyebilir. Der ki: Kitabı basan yayıncı maliyet kadar kar koyarak kitabı piyasaya sürerse ondan % 1 vergi alacağım. Eğer maliyetin 1,5 katı etiket koyarsa ondan % 10 vergi alacağım. Eğer maliyetin 2 katını koyarsa ondan % 30 vergi alacağım. Eğer maliyetin 3 katını koyarsa % 60 vergi alacağım. Eğer maliyetin 4 katını koyarsa % 80 vergi alacağım.

Böylece piyasada maliyet ve kazanç arasındaki uçurum kaldırılmış, korsan önlenmiş olacaktır.

Peki maliyet, özellikle de baskı maliyeti  nasıl hesaplanacak?

Meslek yaşamımız boyunca hep yaptık, bunun çok basit ve tek yolu var: Matbaacıdan fiyat almak. Bunu herkes evinden, koltuğundan kalkmadan yapabilir. Herhangi bir matbaanın telefonunu bulun, numarayı çevirin, fiyat almak istediğinizi söyleyin. Göreceksiniz ki matbaacı adınızı bile sormadan istediğiniz fiyatı verecektir. Sizin yapmanız gereken, bastırmayı düşündüğünüz kitabın kağıt kalitesini, boyutlarını, kaç renk basmak istediğinizi, cilt tercihinizi vs. söylemek.

Bunu herhangi bir bakanlık görevlisi iki dakika içinde sonuçlandırabilir.

Eğer önerdiğimiz türden ya da benzeri bir ciddiyetle hazırlanırsa, sistemin değişmesine gerek kalmadan, hazırlanan Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu sizi korur. Bu haliyle bu yasa ancak sermaye sahibini, yatırımcıyı, yapımcıyı korumaktadır.

 

Sonuç

Neşet Ertaş’ı beğenirim; hem en son ve en güçlü halk ozanı, hem de hemşerim olduğu için. Ne zaman televizyona çıksa tüm işlerimi bırakır, koltuğuma kurulur, onu izlemeye koyulurum. İnsan olarak da sıcak gelir bana.

Bir programda konuktu. Telif ve korsan yayın konusu açıldı. Eserleri izinsiz kullanılanların başında gelen bir sanatçı olarak bu konuda ne düşündüğü soruldu.

Kendince birkaç şey söyledi. Birkaç yıl önceydi, sözcük sözcük anımsayamam ama yaklaşık şuna benzer bir açıklama yaptı:

‘Birtakım avukatlar geldiler, bize noterden yetki ver, senin eserlerini seslendirenlerden haklarını toplayalım, dediler. Hoş karşılamadığımı söyleyerek reddettim. Biri çıkıp benim eserimi seslendiriyorsa, bu, onun bana değer verdiğini gösterir. Bu adamlığı yaptığı için ondan para istemek bana yakışmaz. Olsa olsa teşekkür ederim. Adam sonuçta çocuğunun sofrasına ekmek götürmeye çalışıyor, bunda karınca kararınca benim de payım oluyor, ne mutlu bana, hasetlik niye? Kaldı ki benim elim ayağım tutuyor, düğünlere çağrılıyorum. Eserlerimi çalıp söylüyor, insanları eğlendiriyor, karşılığında da üç beş, Allah ne verdiyse alıyorum. Bu da bana fazlasıyla yetiyor.’

Ne zaman telif konusu gündeme gelse Neşet Ustanın bu tavrını anımsarım ve Anadolu yaşamı gözümün önüne gelir, hüzünlenirim. Nereden çıktık, nerelere sürüklendik diye hayıflanırım, içim sızlar. Bu dergide daha önce yayımlanan kuramsal yazılarda anlatmaya çalıştığım, insanın insanı köle etmesinden önceki paylaşımcı düzeni ve üstünden binlerce yıl geçse bile hala bunun izlerini taşıyan toprağımın insanını özlerim.

Derler ki:

‘Devir değişti, artık sistem telif yasasının işlemesinden yana. Bunu yapmayan, emeğinin ardını kovalamayan aç kalır.’

Hepsi laf... Neşet Usta bu tavrıyla Avrupa Birliği’nin göbeğinde, Almanya’da uzun süre yaşadı, şimdi de İzmir’de yaşıyor.

Onun gibi başı dik olmaya özeniyorum.

Onun için 2008’de yazdığım Tektanrılı Dinlerde Resim ve Heykel Sorunu adlı yayımlanmış kitabıma şu uyarıyı koydum:

‘Öğretmenler ve öğrenciler okul kütüphanelerinde veya genel kütüphanelerde fotokopi ile çoğaltabilirler.’

Ebrularımın, karikatür çalışmalarımın ve makalelerimin yer aldığı  bir internet sitem var. Orada ise şu sözler yazılıdır:

"Gereksinimi olan herkes sitemdeki tüm yazılı ve görsel malzemeyi adımı belirtmek kaydıyla benden izin istemeden alabilir, kişisel ya da ticari alanda kullanabilir."

(Bak: http://www.koksalciftci.net)

Bunu, param değil, sevenim çok olsun diye ve birileri evine ekmek götürürken benim de katkım olsun diye yapıyor, Neşet Ertaş gibi erdemli adam olmak benim de hakkım diye düşünüyorum. İşe yaramak ne güzel! Bu beni mutlu ediyor.

Peki neyle geçiniyorum?

Elbette ki sipariş üzerine ürettiğim ve sonra da sitemde sergileyip herkesin kullanımına sunduğum işlerimin getirisiyle.

Genelde, bazen de hiç, durup dururken iş üretmiyorum. Şimdiye dek ürettiklerimin neredeyse tamamı -gazete ve dergilerde olduğu gibi- sözleşme gereği birileri tarafından satın alındı ve kullanıldı. Web sitem satılan işlerden oluşturuldu.

Ücreti alınmış işten ikinci bir ücret beklemek vicdanımı rahatsız ediyor, hiçbir yasa beni zorlayamaz, bunu istemiyorum.

Peki ya satılmadığı halde üretilmiş işler?

Benim de elimde sınırlı sayıda satılmamış işler var. Onları ne web sitemde, ne de bir başka yerde sergiliyorum. Saklıyorum. Böylece ciğeri önüne koyup kediden dokunmamasını istemek  gibi doğal yaşama aykırı bir davranışta bulunmuyorum. Bu sayede ‘ciğerimi yedi, kediden şikayetçiyim’ diye mahkeme kapılarına koşmaktan kurtuluyorum.

Zaten mahkemede sanatçıyı koruyamayan bir  telif yasası beni bekliyor ve kediden yana...

Benim düşüncem basitçe böyle.

Peki siz ne düşünüyorsunuz?

Fikrinizi benimle paylaşır mısınız?

koksalciftci@hotmail.com

ev / makaleler

 

 

 

 



Yukarıdaki söz konusu  eserlerin davasının görüldüğü yıllarda çizeri henüz 50 yaşında bile değildi. Yargıç haksız bululduğunda aslında ona 'sen 70 yıl önce öldüğün için eserlerin kamuya mal oldu' demiş oldu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Özellikle ressam, yaptığı resmin ne kadar süre sahibi olarak kalabilir?
Bir ay önce yaptığı eser müzayedede veya ilk sergide satıldığında söz konusu sanatçının ürün üstündeki gerçek sahipliği bitmez mi?

 


Nişan Berberyan bu karikatürü 1876'da Hayal Dergisi'nde çizdi. O yıl yayımcı Teodor Kasap, yasaya (ünlü Ali Bey yasası) muhalefetten 3 yıllığına içeri alındı.

 


Bir anne ve bir ressam. Her ikisi de eser meydana getirmiş. Her ikisinin de üretimdeki duygu yoğunluğu aynıdır. Sahiplik kavramı onları açıklamak için yeterli olmasa gerek.

 

 


Hukuk gereği adi ortaklık yasasına tabi olarak çalışan iki insan grubu. Üstteki emekçiler ayakkabı, alttaki emekçiler sinema üretiyor.

 

 

 


Yasal mirasçılar, eser sahibi öldükten itibaren 70 yıl telif alır. Bu miras genelde evlatlar için, örneğin Timur Selçuk'ta olduğu gibi paradan öte bir şeydir.


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Yukarıda çeşitli disiplinlerden sanatçılar eser üretiyor. Yasa uyarınca bu yaratıcılar ürettikleri eserlerin geçici sahibidirler. Daha sonra sanatçı olmayan yapımcı ortaya çıkacak ve tüm yasal hakları ve telif bedellerini elinde toplayacaktır.

 


Yasa yönetmeni, senaristi ve müzisyeni muhatap alarak telif yasasını düzenlemiş. Oyuncu, sanat yönetmeni, kameraman ve dekor-kostümcünün alın teri ne olacak?

 

 

 

 

 

 


Bir ressam Kuş Ressamı; bir oyuncu Tecevüzcü Coşkun; bir yazar da Köy Yazarı olarak anıldı ve ömür boyu bu yakıştırmalarla yaşadı/yaşadılar.

 

 

tEPE / tOP